tıngırdasın

Loading...

hell*o

bişilerkaralamakbelkidebişileraklamakiçinburadayımbenhoşgeldimsizdehoşgeldiysenizbuyrunhoşgelmediysenizdağılınhüleynneişinizvarburda

30 Nisan 2010 Cuma

kimsecikler...

içime çığlık ağaçları diktim.
onlar büyüyor ben susuyorum.
gölgesinde aşk yaptığım, ahhh ağacım.. seni kimler duyuyor?.....

23 Nisan 2010 Cuma

bir sen bir ben bir de bang bang:)

rus ruleti oynuyoruz seninle.
tabancanın içinde aşk.
bir sen sıkıyorsun kalbine
bir ben.
sonunda kalbine sıktığında aşık oluyorsun.
işimi şansa bırakır mıyım,
elbette kendim için de bir aşk bıraktım tabancada.

hayaller alemine sefer:)

bir bisikletle en azından türkiyeyi dolaşabilsem di mi ama..

peder ben birini öldürdüm.

her yer kan ..
üzerimdeki t-shirtüm, ellerim..
ama bunu haketmişti diye geçirdim içimden.
ben olmaya çalışıyordu. benleşerek beni silmeye çalışıyordu.
ona baktığımda artık aynaya bakmaktan farksızdı.
benleşerek tüm çevremi ele geçirmekti planı.
tüm sevdiklerimi elimden almak.
şimdi yenilmişti.
onu öyle kanlar içinde yerde bırakacaktım.
parkeler kanını emecekti bir zaman sonra.
bunun olmasını istemiştim evet.
yerdeki benzerime baktım.
biraz ağladım.
sanki kendimi öldürmüşüm de kendime ağlıyormuşum gibi hissettim.
montumu giyip apar topar çıktım dairesinden.
metroya bindim.kalabalığın beni yutmasına izin verdim.
ellerim kan içindeydi.
kimisi baktı korkulu gözlerle.
kimisi yanındakine beni işaret etti.
hiçbirine aldırmadan soğuk kanlı olmaya çalıştım.
bunu haketmişti.
kendimi korumak içindi.
ilk bıçak darbesinden sonrası dans etmek kadar zevk verdi.
bir bara gittim.
bir viski armağan ettim kendime.barın tuvaletinde ellerimi yıkadım.
lavabodan kayıp giden kanı midemi bulandırdı.
bara geri dönüp, barmenle sohbet ettim.
mekan kapanana kadar kaldım.
sarhoşluğum akıyordu bedenimden.
barmeni öptüm.
onunla küçük ve dağınık dairesinde seviştim.
üstünde dans ederken yastığıyla boğdum onu. bi sigara yaktım. evime gittim.
birinin canını almak ki 2 etmişti, insanda tanrı hissiyatı yaratıyordu.
sevdim.
o gece derin bir uyku çektim evimde.
sabah olunca kiliseye gider kendimi hafifletirdim.
sabah oldu.
kiliseye gittim.
dua ettim.
günah çıkarma sırası gelmişti.
pedere birini öldürdüğümü söyledim.
birkaç yol gösterici konuşmasından sonra tanrıya senin için dua edicem kardeşim dedi.
işte bitmişti.
artık özgürdüm.

22 Nisan 2010 Perşembe

düello bu..

aşk için değer mi diye sordu seyircilerden biri.

cevapsız kaldı.

kazanan aşkın elinden tutup gidecekti.

kaybeden ölümün.

ama aşk en çok kimi istiyor diye soran olmuyordu.

aşk gitmek istediği kalbi seçemiyordu.

insan, kalbindeki ya da bedenindeki açlığı gidermek için aşkını kendi buluyordu.

1

2

3

4

.

.

.

bu 10 saniye içinde kim, hilesiz aşkı kazanabilirdi.

aşk birini öldürüp, diğerine gidecek kadar günahkar mıydı?

zaman doluyordu.

taraflar arkalarını döndüklerinde aşkı öldürdüler.

belki de en iyisi buydu.
uyku, kılıcını ve zırhını kuşanıp gelmişti gözkapağı ülkesine.

insanın gözü ağırlaşıyor, esnedikçe, kirpik denen dev dalgalar uykuyu başından savmaya çalışıyordu. uyku; insanı, hergün dilediğini rüyasında görebileceği vaadiyle kandırıyordu.

içdökümü 2

bugün annem çok güzel yazdığımı belirttikten sonra, umarım deliliğe doğru gitmezsin gibi bişey söyledi.ben de "zaten onunla burun burunayım" dedim. sahi ileride hiç bişey olmazsam çok iyi bir deli olur benden:)

içdökümü

kadınların kadınlarla savaşını anlayamıyorum. hem de öyle böyle bir savaş değil.
ülkeler arasındaki ilişkiler gibi..içten içe bir savaş. birbirleriyle el sıkışıp fotoraf çektirdikten sonra, en uygun vakitte, en uygun boşluğa mayınları döşeyen ülkeler gibiyiz. konu erkekler olduğunda daha da saldırganlaşabiliyoruz. kadınlar maskeleriyle ömürlerini geçiredursunlar, erkekler kendi aralarında açık sözlü bir düzen oluşturup, gül gibi geçinip gidiyorlar. genelde onları da birbirlerine düşüren biz kadınlar oluyoruz. hemcinslerime bunları söyledikten sonra, belki anlatmaya çalıştığım şeyi kendim yapıyor olucam ancak madem dengelerle oynayacak kadar akıllıyız neden bunu faydalı şeyler için kullanmıyoruz diye de sormadan edemiyorum.kadınların dost olabildiklerini görmeden ölmek istemiyorum. sözün özü buydu.

21 Nisan 2010 Çarşamba

üzücü

bir adamın kokusunu bütün dünyada arasan yine de bulamazsın.
o adam kendi kokusunun ne kadar erişilmez olduğunu bilir içten içe..
bildikçe daha da saklanır köşesine.
saklandıkça bir oyuna dönüşür bu,
kadın karanlıktan korkmadan o kokunun sahibini arar..
bulsa da onun olmaz bulmasa da..
elleri boş gezegenine geri döner kadın.
içinde kocaman gözyaşı balonları vardır
bir masal anlatır yıldızlarına acısını gizleyerek.
yıldızların üstünü örter uyuduklarında.
ve sabah olmuştur.
gözyaşı balonları bir bir patlamış, güneşi söndürmüştür.
karanlık olduğunda o ordadır.aydınlıktan korkan karanlık kokusu..
adamın kokusuyla aynıdır.
kadın sevinir.
lakin sarıldığı adam değil, kapkara bir boşluktur.

alamet-i akıbet-i dünya:)

dünyanın sonu, kendimi sana aşıkken bulduğum anda başladı.ve şıııııı bunu kimse bilmiyor benden gayrı..

20 Nisan 2010 Salı

deniz ihtiyacı.

baştan alıyorum.aynı hislerle belki ama farklı kelimelerle..
öncelikle sıkıldım burdan. daraldım duvarların arasında. o kadar ferah bir yer dilerken bu kadar dar alanda olmak zorluyo. çatlıyorum soğuktan sıcağa geçen cam gibi..parçalanıyorum. aslında evimden doğru ahkam kesmekten de sıkıldım. sövüyorum bu şehre. ama henüz evimden çıkıp güzel yerler görmüş değilim. ben deniz görmek istiyorum. çayır çimen börtü.bunlar benim istediklerim. madem olamıyor, kaldığım şehirle barışmalı, gidemediğim şehre küsmeliyim belki. duvarlar üstüme üstüme geliyor. ay dedeyi görebilmek için bir kaç apartmanın da görüş alanıma gitmesi gerekiyor. aman neyse diyorum. çok olumsuz bi insanım sanırım:) ama olumlu olunmıcak şeylerde de gereksiz yere aaa herşey harika diyemiyorum. tek mutluluğum nefes alıyor olmam. ve nefes alıyor olmanız. ben aslında daha çok olumlu düşünmeyip, olumlu bir durum olduğunda çouklar gibi şen olayım derdindeyim:) ahhh deniz görmeliyim.. elimi sürmeliyim suya. fotoğraf çekmeliyim biraz, istanbulun güzel yüzü de vardır elbet. onu keşfetmeliyim. başka bir yer düşünüldüğünde, düşünme eylemini gerçekleştirdiğin yere aidiyet hissedemiyorsun. birine bir yere vs. ait olmayı niye isteriz bilmem. güçsüz oluşumuzdan mı? evet olabilir. kendimi eleştiriyorum evet. bunu yapmadığım zaman derin bir boşlukta yaşıyorum çünkü. neleri istediğimi nelerden hoşlanıyor olduğumu kendimi eleştirirken buluyorum. aslında konum bu diildi. tamamen edebiyatsız günlük halimden içimden geldiği gibi yazmıştım ilk seferinde. bu biraz iç sıkıcı oldu.yazarken rahatlatmadı beni. aksine boğdu. düğümledi. kendi kelimelerimle astım kendimi. geçenlerde ırmakların rock festine gittim. tamamen çimenler için..ama daha fazlası vardı. ağaçlar mısır patlağı gibiydi. ne kadar da özlemişim meğer yeşil görmeyi. bahar aylarını burda geçirdiğime inanmıyorum.bunca sıkıntının bunca düğüm olmanın sonunda çözülür herşey umarım..
neyse kalalım sağlıcakla.herşeyin başı sağlık.
evet ruh sağlığı..
not: babannem küçükken erik ağacına salıncak kurardı bnm için. hala ordayım ben. kendi kendime eğlenen bir çocuk.
bugün bir kız ağladı.

bugün bir kız..

14 Nisan 2010 Çarşamba

sorgu sual, çiğnenen bir kural..

bir insan, bünyesinde kaç yalan barındırabilir? doğrularından fazla mıdır? kaç sır tutabilir? fısıldadıklarından fazla mıdır? aslında ne kadar hayattadır? ölüşlerinden fazla mıdır?sonsuzluğun sınırları nerede biter? hayal gücünden fazla mıdır? gitmek istenilen yer, kalmak istenmeyen yerden uzak mıdır? beni oraya vardığımızda uyandırın lütfen?
bir insan, bünyesinde kaç yalan barındırabilir? doğrularından fazla mıdır? kaç sır tutabilir? fısıldadıklarından fazla mıdır? aslında ne kadar hayattadır? ölüşlerinden fazla mıdır?

13 Nisan 2010 Salı

kabus

rüzgar gibi adamın sesi.

bir ayrılık şarkısı söylerken poyraz.

susarken beyaz, yankısı çıkmaz.

içime üfler tüm sesini.nefesi bir deniz olur içimde.

ah adam.. söyle uçmadan .

bekliyorum. en hırçın dalgalarınla vur yüzüme.

bitti dediğini duyayım.renklerimiz tükendi de.

güneşten renk çalayım bize, en tazelerini bırakıyım ellerine.

adamın sesi uzak.yol kadar tuzak teninin kokusu.

hırçın bir dalga patlıyor yüzümde.kıyıya atıyor büyüttüğüm aşkı.

son nefesini bırakıyor ellerime..

10 Nisan 2010 Cumartesi

istasyon

sen benim ilk ya da son durağım değilsin dedi kız.

çünkü sen benim istasyonumsun. duraklar ya gelenleri bekleyenlerle ya da gitmeyi bekleyenlerle doludur. oysa ben sürekli sendeyim. bir yerlere gidesim yok. gelenlerle de işim yok.

kaldığım yersin sen benim.
insanlar gelip gidiyor, mevsimler birbirlerine teslim olmaya devam ediyor. oysa ben her mevsim sana teslimim.

duymadı erkek. istasyonlar sağırdır çünkü..

7 Nisan 2010 Çarşamba

atlas

ben seni sırtımda taşıyorum.sen onu.çok yorucu bi döngü.vay atlasın haline ki dünyayı yüklenmiş omuzlarına..

6 Nisan 2010 Salı

ölmeden önce.yeni başlangıçta.

kanser olduğumu öğrendiğim gündü.
hava oldukça güneşliydi.
gözümdeki yaşlar yüzümdeki tüm makyajı akıtmış olsa gerekti.öylece yürüyordum bilmediğim sokaklarda.kimseyi aramak gelmedi içimden.aklıma da hiç kimse gelmedi.bundan sonra ne yapmalıydım? umutsuzluğun şiddetli akıntısına kapılıp gidebilirdim.ya da her zamankinden umutlu,neşeli hayatıma devam edebilirdim.kalan ömrümü de kemoterapilerde geçirmeyeceğim kesindi. biraz birikmiş param vardı.belki de hayalimi gerçekleştirebilmek için artık geçerli bir sebebim vardı kimbilir. evet tam olarak bunu yapmalıydım.doğduğum yerde babadan kalma eve yerleşmeli, bahçe bostan yapmalıydım. karar verilmişti. 3 ay daha kontrollere devam ettim ancak yeterince ilerlemişti.

.........


yolculuk çok güzel geçti.ben gelene kadar evi temizlemesi için bir temizlikçi tutmuştum.eve vardığımda her yer paklanmıştı.ilkbahar en sevdiğim mevsimdi.geri de kalmıştı. sonbaharı da görürsem bu benim çin ödül demekti.istediğim tohumları bahçeye bırakmışlardı. önce çay demledim kendime. gelmeden aldığım kahvaltılıkları buzdolabına yerleştirmeden tabaklara koydum. büyük büyük babannemden kalma, vitrinde öylece yıllardır konu mankenliği yapmış fincanları çıkarma vakti gelmişti.çayımı hiç tanıma fırsatı bulamadığım o kadının fincanında içecektim.dolapta bi kaç etek vardı güllü dallı.büyük bi sevinçle üstümdeki pahalı çullardan kurtulup, eteğimi giydim.üstümde bir askılı atlet.. ve sutyenlerinden kurtulmuş göğüslerimin özgürlüğü, burda çok mutlu olacağımı anlamama yetti.bahçedeki tahta masada kahvaltımı yapmış bir an önce hayattan bikaç saat daha kaybetmeden işe koyulmuştum.önce toprağı, otları ve rüzgarın sürüklediği çöpleri temizledim. tohumları ektim, hep portakal ve limon ağaçlarım olsun istemiştim küçüklüğümden beri, ben de getirdiğim fideleri bahçenin en güzel yerlerine diktim.gerçi bahçede bir portakal ağacı vardı. sonra diğer meyveleri diktim. salatalık, domates ve nane ektim, diktim. bu konu hakkında pek bir bilgim olmadığı için elimde çıktılarla yavaş yavaş akşam ezanına kadar bunlarla uğraştım. bu ağaçların meyvesini yiyemeyecektim.garip bir hüzün çökecekti ki üstüme "sen mutlu olmak ve hayallerini gerçekleştirmek için burdasın" dedim kendime. eski bir bisiklet vardı. tatillerde gelen akrabaların çocukları kullandığı için tekerlerin havası inmemişti. arabamla değil de bisikletimle annemin mezarına gittim.beni görünce çok mutlu oldu. sonbahara kalmaz ben de yanına gelirim dedim. 41 yaşında akciğer kanseri oldum bu çok da sık rastlanan bi durum değilmiş. günde 2 paket sigara içip büyükşehire katlanabildiğimi sanmam çok da aptalcaydı.üstelik bırakmaya hatta azaltmaya bile çalışmamıştım. anneciğimin mezarında biraz konuştum ve eve dönüş yolunda bir arkadaşımı gördüğümü sandım.saçları kırlaşmıştı.elinde poşetlerle evine gidiyordu her halde.yıllardır görmediğim bir arkadaştı, tam olarak tanıyamadığım için selam vermeden pedallara kuvvet içime oksijeni doldurarak yola devam ettim.kapının önündeki tahta sandalyede bir kedi uyuyordu.ben de kapının önüne su koydum ve bikaç parça ekmek. hava kararıyordu. pencerenin önündeki divanın üzerinde biraz kitap okumuştum. sonra yeni ve kısa sürecek hayatımda neler yaptıysam bunları yazacağım bir defter bulmuş,burdaki ilk günümü yazmıştım. sonra uyuyakalmışım.



şiddetli bir öksürükle uyandığımda sabah olmuştu.saate baktım 06:25.

hiç bu saatte uyanmamıştım çünkü hep bu saatlerde uyumuştum yıllar boyunca. ama böylesi de hoşuma gitmişti.taze bir sabah..sürgülü pencerelerimi açtım.evin içine giren kertenkeleye aldırmadım. çoook uzak bir ses geliyordu.balıkçılar denize açılmış olmalıydılar.küçük bi tepsiye herzamanki gibi tek kişilik kişilikli bi kahvaltı hazırladım.çayımı demledim.kahvaltıdan sonra sadece bir sigara içtim.özlediğim ekmek kokusu, özlediğim toprak kokusuyla karışıyordu bahçede. ilaçlarımı içtim. günün normal bir saatinde akraba ziyaretlerinde bulunmalıydım. ee kim kaldıysa buralarda. ama öncelikli olan planım arabamla (çünkü ilk günden çok yorulup yataklara düşmek istemiyordum) az ilerideki kayalıkların az ilerisindeki kocaman beyaz taşlara sahip kıyısına gidip,bi kaç saat yüzmek sonra da beyazlığından hoşlandığım tenimi biraz yakmak şu gülümseyen güneşin altında. çarşıdan meyve aldım. tabiki şeftali. dışı dikenli içiyse yumuşacık bu meyveyi hep kendime benzetmişimdir evet belki de bundandır sevişim şeftaliyi:)

yola koyuldum. burda beni tanıyan birilerinin kalmış olması sevindirdi beni.huysuz bakkal beni görür görmez tanıdı. anneme ne kadar benzediğimi söyledi.zaten ona benzemesem beni burda kimse tanımazdı. burda bi çok şey değişmişti. bıraktığımda şu küçücük kasabaya yeni yeni apartmanlar çıkıyorlardı. ama şu anda onlardan eser yoktu. çok şaşırdım, demek 15 yılda herşey daha iyiye gitmişti..evler en fazla 3 katlıydı. sahil boyunca yeni lokantalar açılmıştı.çok sevindim. akşam yemeğimi bir balıkçı lokantasında yiyebilirdim pekala. deniz kıyısına geldiğimde kimse yoktu.sabah saatlerinde burda bu taşlı kıyıyı kimsenin tercih etmeyeceğini biliyordum. üzerimdeki etekliği çıkardım ve denize girdim. fazla açılmaya korktum çünkü öksürük nöbetlerim beni dibe çekebilirdi. ama gittiğim pahalı akdeniz tatillerinden çok daha iyi geldi bana buz gibi karadeniz suyu. uzunca bi süre kıyıda uyumuşum. seslerle uyandım.yavaş yavaş insanlar gelmeye başlamıştı.saatin öğle vakti olduğunu anladıktan kısa bi süre sonra arabama bindim ve bi kaç akraba ziyaretinde bulundum.teyzeme uğradım en son.biraz tereddütle.çünkü o da anneme çok benzerdi.görmek beni biraz hüzünlendirir diye düşünmüştüm oysa hiç öyle olmadı. hüzünlenemicek kadar güzeldi sohbetimiz.kuzenim evlenmek üzereymiş.ne tuhaf değil mi ben 40lı yaşlarımdayım,sayısız düğüne davet edildim gidebildiğime de gittim.birbirine aşık iki insanın gözlerinin içlerine baktığımda orda gördüğüm şey bendim.yapayalnız ben. bir adamı beklemeseydim şu anda çocuklarım olurdu herhalde. ben de ölmesine ramak kalan genç bi anne. annem beni bırakıp gittiğinde ben de çok gençtim.güçlü duruşumu bozmamak için herkesin ağlayabildiği o gün, ben bi damla gözyaşı dökemedim. birilerinin beni avutmasına hiç fırsat olmadı.başsağlığına gelenleri ben yatıştırmaya çalıştım.çünkü daha gençken ölüme çok olası bakıyordum. düğün eylüldeymiş. gelebileceğimi düşünerek neşelendim. kuzenimin sevdiği gençle tanışmam gerekiyordu. bi ara onun da icabına bakarız.yapılacak çok şey var burda çünkü.


teyzemden müsade isteyip, kalktım. evime gidip ara sıra kesilen ılık suyla duş aldım.küvetin az yukarısında küçük bi pencere vardı.ayakta durduğumda yemyeşilliği görebiliyordum.bir dut ağacı vardı bahçede.sanki kolumu uzatsam toplayabilirmişim gibi yakındı.neyse her zamanki gibi bi şarkıya başladım ve bitene kadar banyoda kaldım. odama ıslak ıslak giderken kedinin içeri girdiğini gördüm. uzun zamandır beni çıplak gören olmamıştı.güldüm kendime.dolabımdan bordo üzerine mavinin en harika tonunda çiçekleri olan,boyu dizlerimde bi etek buldum. spor ayakkablarımı giydim.bahçede genelde yalınayak dolaşıyordum ama balık yemek için lokantaya gidicektim. üzerime bu sefer griye dönmüş bir atlet giydim ve çıktım. benzin aldıktan sonra sahil kenarındaki tüm lokantaları 20 km hızla giderek süzdüm:) içlerinden en çok bir tanesi benim seçiciliğim karşısında galip geldi. fırtına isimli bi lokanta.ama sahi lokanta. gösterişten uzak, içeride sanki neşeli bi topluluk. evet keşfetmeye hazırdım. kendime, tüm o neşeli insanları göremeyeceğim bi yer seçip, dışarıda oturmayı tercih ettim.sağolsun 14-15 yaşlarında bi genç bana bi hırka getirdi. kokusunu alır almaz nefesim kesildi. tanıdık ve uzaak birşeyin kokusuydu.buruk bi koku.hayatımda şarkılar kadar kokuların da fazlaca önemi var hafızamı tazelemekte.verdiğim rakı balık ve meze siparişinden sonra neşeli grubun birini alkışladıklarını duydum.bir kadın şarkı söylüyordu. günlüğümü çıkarıp bişiler karalamaya başladım o günden.


sonra dışarı çıktı biri.çarşıda gördüğüm adam(sanırım arkadaşımdı). telefonla görüşüyordu.görüşmesi bittikten sonra yanıma geldi, beni tanıdığını düşündüm.ancak "hoşgeldiniz" dedi ve hırkanın bana çok yakıştığını söyledi gülümseyerek." aa sizin miydi şey" demeye kalmadan "yabancısınız sanırım, buraları beğendiniz mi?" diye sordu.ben de yabancı olmadığımı, burada doğup büyüdüğümü söyledim.kimlerdensiniz diye bir laf vardır buralarda çok güldürür beni.hala kullanılıyor oluşuna şaşırdım ve kimlerden olduğumu söylediğimde beni tanıdı. evet nihayet tanıdı. çok değişmişsin dedi. yaşlandım tabi. ama evlenen bir çok arkadaşımdan daha genç kalmayı başarmıştım kanserimden öncesine kadar. şimdi sanki hızla bu arayı kapatıyordum.


burayı o işletiyormuş.balıklarım ve mezelerim geldiler o sırada. oturduk birlikte afiyetle yedik.ben her zamanki gibi kendimle ilgili detaylara girmedim.onu dinlemeyi, burada benden sonra olan biteni anlamayı yeğledim. anlatacağım şeyleri anlamayacak kadar mutlu görünüyordu çünkü. 1 saat dolmadan eski eşi olduğunu öğrendiğim bir kadın geldi bisikletle. hala konuşabilmeleri, hala birbirlerini sevmeleri çok güzeldi. kadın bizden genç ve bizden çokça güzeldi. biraz yalnız konuştular, sonra benimle tanıştırmak için yanıma getirdi eski eşini. tokalaştık.gözlerimin içine içine bakarken bunun bi anlamı olduğunu anlamıştım ama ne anlama geldiğini bunca seneden sonra tahmin etmem olanaksızdı. kıskanç bir eş miydi yoksa? her neyse.. benim bunları düşünecek mecalim yoktu. bu arada hırkadaki kokunun sahibi arkadaşımdı ve bu kokuyu hatırlamam pek de tuhaf değildi. çünkü başından beri yazamadığım bir şey vardı. gençken onu sevmiştim. o da başkasını. onu görür görmez tanımam da bu yüzdendi. neyseki çok iyi iki arkadaştık ve bunu çözebildik.ya da görünürde çözülmüştü pek hatırlamıyorum ama şu var ki, ben onu uzun yıllar, içimde bir sandıkta en değerlim olarak saklamıştım. eski eşi de ayaküstü bir sohbetten sonra gitti. neden geldi neden gitti sormadım. biz laflamaya devam ettik. nerde kaldığımı ve ne zamana kadar buralarda olduğumu sordu.mekan belliydi ancak zaman yokmuş gibi yaşamam lazımdı. tanrı bana ne zaman öleceğimi fısıldasa ve bu umduğumdan da erken bi vakit olsa o an onu öpebilirdim. ahh artık 40lı yaşlardayız. böylesi maceralara atılmak hepimiz için zor. hayatımın son zamanlarını birine bağlanarak geçirmek isterdim de birinin bana bağlanmasına üzülürdüm."neyse" dedim" ben kalkıyım çok içersem arabayı kullanamam". bırakabileceğini söyledi. nazikçe reddettikten sonra hırkasını verdim. bir öpücük bıraktım yanağına rastgele..garsonlardan birine hesabı gizlice verdim ve yola koyuldum. evim, ağaçların arasında saklı bir cennet gibiydi.nihayet, bunca yıldan sonra, doğduğum yere evim diyebilmek beni mutlu ediyordu. burası benim çıkış yerimdi. burda çalmıştım birilerinin bahçelerinden eriklerini. çok mutlu bir çocukluk geçirmiştim. yanıma aldığım fenerle, sanki gizli bir geçitten geçiyormuş gibi evimin yolunu izliyordum. eve geldiğimde içtiğim bir kadeh rakının tesiriyle uyuyakalmıştım.kertenkeleyi tümden unutmuşum.


...


sabah divanımda uyandım yine. çarşıya çıktım bisikletle.çok güzel köy ekmekleri yapan bir fırın vardı.eteklerim uçuşurken ne kadar da özgür hissettim.çarşıda onu gördüm.görmemezlikten geldim ilk gün yaptığım gibi. evimde yine tek kişilik bi kahvaltı hazırladım. artanları kediye verdim. ilaçlarımı altım.bahçemi düzenlemeye devam ettim. suladım çiçeklerimi, salatalıklarımı..ayaklarım çamur içinde kaldı. illa yalınayak gezicem diye bir hayalim vardı inatla sürdürmeye çalıştığım. yaşlı bi teyze geldi.sanırım buranın delisiydi. çok tatlıydı. onunla çay içtik bahçemde. annemi, annesini, hatta büyük ananeyi bile hatırlıyor.ama kılık kıyafet itibariyle deli:) kırmızı ruju taşmış dudaklarından. saçlar yağlı, ama yapılmış belli. tırnaklar kırmızı ojeli. garip bir kadın. sanırım alkolik de. ama ben kanserim, o deli... teyzeyi çaktırmadan kovaladıktan sonra bahçe işlerine devam ettim. evin bazı yerlerinden sabaha karşı soğuk giriyordu. evin etrafını dolaştıktan sonra bazı yerlerine tahta çakmak gerekti. bu işlerden anlamıyordum. çıkan ilk fırtınada, çivilerinden kurtulmaları an meselesi olabilirdi. ama benim için sorun yoktu. zaman da yoktu. bugün kuzenimi görücektim ve evleneceği gençle tanışacaktım. gençlerle iletişimim iyiydi genelde. onları akşam yemeğine çıkaracaktım ve yanıma hiç elbise almamıştım.dolaptaki etekliklerle nereye gidilirse öyle bir yere götürecektim onları.


2 saat sonra bir telefon geldi. genç adam ahşap evleri çok seviyormuş, bana gelmek istediler.böylesi iyiydi benim için de.bahçede güzel bir sofra hazırlamak için kolları sıvadım. bahçeyi aydınlatmak için bi elektrikçi çağırıp durumu kurtardıktan sonra sofrayı hazırlamaya başladım.ufak çaplı bir yemek hazırlayıp gelmelerini bekledim. bi araba sesi duydum.sanırım geliyorlardı. sanki kendi çocuğum geliyormuş gibi heyecanladığımı farkettim. aynı dili konuşabilcek miydik hiç bir fikrim yoktu. nitekim geldiler,tanıştık, sarıldık, yemek yedik. uzun uzun sohbet ettik.genç adamı gözüm tuttu onay verildi. bir gecenin daha sonuna gelip, ömrümden bir günün daha bittiğini düşününce öfkelendim.belki de kendimeydi öfkem daha önce bu hayatı bu hayali yaşamalıydım diye. çocuklar gitti. sofrayı kaldırmak üzereydim ki saat 00:33 tü. saatten benim kadar nefret eden bir insanın, bu kadar saniye hesabı yapması tanrının bir işiydi. bi araba sesi duydum.sonra farları söndü.çocuklar birşey unutmuş olsa gerekti.

(aman tanrım, bazen sana inanasım geliyor)O geldi. elinde de çiçekler vardı sanki bahçemde çiçek yokmuş gibi..ve sanırım çiçeklerin kopartılmasından haz etmediğimi gençken ona söylemeyi unutmuştum. of neler saçmalıyordum. gecenin bu vaktinde gelmiş ve elinde çiçek olan bi adam..derin bir nefes aldım hayattan ödünç..sonra hepsini geri verecektim nasılsa. "oo misafirin mi vardı" dedi. "evet, kuzenim ve evleneceği genç..yemek yedik birlikte" dedim. çiçekleri uzattı, masanın üzerine koydum ve eve girdim vazo bulup çiçekleri yerleştirdim. " ne içersin aa pardon aç mısın?" dedim. aç olmadığını, rakı varsa içmeye devam edebileceğini söyledi.
ikimize de rakı koydum.hoşgeldin diyerek bardağımı onunkine vurdum.masa dağınıktı. tepemizdeki ışığa küçük küçük kelebekler toplanmış, çarpışıyorlardı. uzun süre konuştuk. küçük bi radyom vardı, bişeyler dinledik yıldızlar sönene kadar. susabildiğimiz kadar uzun süre de sustuk.
uyandığımda dizlerinde buldum kendimi, üzerimde battaniye vardı. gitgide yaklaşan ayak seslerini duydum.irkildim. uyandı. şaşırdı burda olduğuna. deli teyzeymiş gelen. bizi görünce pek bi mutlu oldu. ondan ziyade masadaki rakıyı görünce daha da mutlu oldu. "ne zaman evlendin yavrum" dedi. biz birbirimize bakıp güldük. biraz bozuldu. arkadaşım (ki onun bi ismi var ama takma isim kullanıcam yine de) ali de elini belime dolayıp, deli teyzeyi kandırmaya devam etti. alinin "fırtına"sı 3 gibi açılıyordu.daha vaktimiz vardı. ali, teyzeye " teyzecim biz hiç uyumadık gece, şimdi izin verirsen, eve girip eşimle bi güzel uyku çekelim" dedi... gözlerinin içine bakıyordum ne yapıyosun diye ama beni dinlemeyecekleri besbelliydi. 2. kata, benim odama çıktık. serindi. serin bir yaz gününde tıpkı gençliğimizdeki gibi hiçbirşey düşünmeden seviştik. (seviştik dememe aldanmayın.sadece kokularımızı hediye ettik birbirimize.sadece dokunduk.sadece değer verdik.sonra zaten üzerinde uyuyakalmışım)sanki koca bir çınarın dalında uzanıyordum. hem yüksekteydim, hem de güvende. yıllar öncesinde bunların tam tersini hissettirmişti oysa. ben 2 gibi uyanmış, kahvaltıyı hazırlamıştım. ilaçlarımı görmesin diye de kahvaltıdan önce yutmuştum. yukarı çıkıp uyandırdım. boynundan bi kere öpmem yetti. bikaç parça bişeyler yiyip gitti. ve kesinlikle bir adamın hele de onun hayatıma girmesine müsade edemezdim.bugünkü kararım buydu. üzülmeye yer kalmadı. güzel bir gecenin sabahını kendimle başbaşa kahvaltı yaparak ve bir de sigara yakarak kutladım. ilk işim anneciğime gidip olanları anlatmaktı. bisikletimi yokuşa ulaşmadan hızlıca sürdüm ve yokuş boyunca ayaklarımı özgür bıraktım. sanırım teyze kadar ben de deliydim böylesine küçük bi kasaba için. umrumda değildi. ömrümü belki uzatabilirdim burda mutlu olarak. açıkcası ben de her kanserli gibi psikolojik evrelerden geçiyordum.önce öfkelendim. aslında hala bi avuç öfkem kaldı. ama burda olabildiğince doğal ve isteklerim doğrultusunda yaşayabilirsem hem ölüme giderken de olsa güzel anılarım olucaktı hem de ölümün beni kucaklayışı biraz ertelenmiş olucaktı. burda kendimi şımartmam için ne gerekiyorsa hepsi mevcuttu çünkü.anneciğimin yanına gittim.en sevdiği çiçeği ektim toprağına. dün gece ve sabahımızı anlattım. tahmin edeceği gibi ne kadar yalnız bir kadın olduğumu, tüm o mutlu çocukluk ve gençlik yıllarımdan sonra, beni benden başkasının hiçbir zaman mutlu edemediğini söyledim. duyduğundan emin değildim. benimkisi sadece kiliseye gidip günah çıkartmak gibiydi. toprağından geri dönerken kendim için de bir mezar ayarladım annemin yanına. mezar taşına yaratıcı bir cümle bulmak istedim ama aklıma sadece "artık yalnız değil" geldi. o yüzden bunu sonraya bıraktım. adım yazsa yeterliydi giderken de edebiyat parçalayacak halim yoktu. güldüm kendime. eve döner dönmez radyoyu açtım ve evi değiştirmeye başladım. bahçeye hemen kapının yanına 3lü koltuk yerleştirdim. biraz evi kurcaladım. mutfaktaki odunlu ocakta(şöminevari bir şeydi) patates közledim. deli teyzeyi de çağırdım afiyetle tükettik. akşam olduğunda su doldurmak için arabamla bi kaç km ötedeki köye gittim. çeşmenin başında beklerken kendimi buralı hissettim. etrafta kimsenin olmayışı biraz ürkütüyordu tabi ama bikaç bidon su doldurmayı başarmıştım. şimdiki rotamız sahildeki lokantalardan herhangi biriydi. yolda alinin eski eşini gördüm. durdum yanında. "isterseniz gideceğiniz yere kadar sizi bırakabilirim" dedim nezaketime kendim de inanamadım. arabaya bindi. kapkara gözleri vardı. giyinmeyi de biliyordu doğrusu ama bizim gibi hastalar için kılık artık gereksiz bir kılıftı. fırtınaya gidiyordu. ama sonra şöyle bir teklifte bulundu ki çok cazipti teklemeden kabul ettim. içkilerimizi alıp deniz fenerinde oturacaktık. fırtınadan içeceklerimizi aldık. çok fazla deniz feneri görmedim ama buradaki şahaneydi. içi görülmeye değerdi. duvar, ortaçağ ressamlarının resimlerini çağrıştıran figürlerle doluydu ve aydınlatması büyüleyiciydi. çıktık ve parmaklıklardan ayaklarımızı sarkıttık. ben ilk biram bitene kadar pek konuşmadım. bu deniz fenerinin içindeki resimleri yapan oymuş.kadıncağızın bi adı var tabi onu sürekli öteleyemem ya, eylem, adı eylem. çok beğendiğimi yukarı çıkarken de söylemiştim ama bir kere daha söyledim. çantasından bir fotoğraf çıkardı. kömür karası gözlü, dalgalı uzun saçlı harika bir kız çocuğu. aliyle arasındaki bağ. aslında eylem burda yaşamak istemiyormuş ayrıldıktan sonra ancak kızları Su tam bir baba hayranıymış. babasını görmeden büyümesini istemediği için kadın böyle bir fedakadarlık yapmak durumunda kalmış. onun adına üzüldüm diyemem burası yıllar içinde gerçekten de yaşanılası bir yer olmuş. nasıl evlendiklerini anlattı. doğrusu böyle bir çılgınlık yapamadığım için kız kurusu tadında kalmıştım. anlattıkları hoşuma gitti. yaklaşık olarak 1o yıl deliler gibi aşık olduklarını sonrasında alinin gelen bir turistle onu aldattığını söyledi. inanmak zordu, çünkü ali sevdiğine sadık bir adam olmalıydı. yine de eyleme inanmayı tercih ettim. kadındır hissetmiştir dedim. üzülüyor gibi durmuyordu. sanırım aralarında çözümlemişlerdi şimdiye kadar bu durumu. "sen" dedi "sen de mi boşandın?" o anda içimden konuştum bi süre---ben evet,hayattan boşandım.şiddetli geçimsizlikti bizimkisi. ben burda yaşamak istiyordum,o beni kalabalık şehirlerde çalıştırıyordu.şimdi ölümle evliyim.bir süredir kollarında uyuduğum,her an nefesini hisssettiğim,ölüm---"ben hiç evlenmedim ki" dedim.şaşırdı. senin gibi güzel bir kadının bunca yıl yalnız kalması imkansız dedi.teşekkür ettim. elbette, gençken seçeneklerim oldu. hayalimdekini beklerken gerçeğimden oldum dedim. güldük. zaten böylesine çok alıştığımı, yoğun iş temposunda bir evliliği yürütmenin ne kadar zor olabileceğini olmasını istediğim evliliğin bu olmadığını söyledim. sanırım 3. birayı içerken çenem açılmıştı biraz. denize gökyüzüne asılı disko topunun ışığı vuruyordu. Fırtına buradan görünüyordu. birden, konu nasıl açıldıysa, kuzenimin sonbahardaki düğününe yetişemeyebileceğimi söyledim. artık burda yaşayacağını sanıyordum dediği anda, artık burda ölüyorum dedim. durgunlaştığımdan anlamıştı birşey olduğunu ve biliyordum sormakla sormamak arasında volta attığını. akciğer kanseriyim ve belki son son hayatımda güzel şeyler olur ve anneciğimin yanında uyurum diye buraya geldiğimi, sadece ilaçlarla an an hayattan ödünç nefesler aldığımı anlattım. bunu eyleme anlattığıma şaşırarak baktım ona. iskelenin ucunda bir adam vardı. adı ali. dün gece birlikte uyumuştum eski kocasıyla. birlikte olmuştum birçok defa. bu kara gözlü kadının nasıl da aydınlık bir yüzü vardı. gölgesi yoktu.gölgesi olmıcak kadar iyiydi. Ali dün gece bana değil de kızıyla ve bu gölgesiz kadınla uyumalıydı diye geçirdim içimden. benim ardımda birçok gölge vardı. en büyüğünün adı ölümdü. öylece baktım. bir damla tamamlandı gözündeki yuvada.ve tamamlandığında çıktı siyah yuvasından, yanaklarına uçtu.sonunda burada bir arkadaşım olmuştu. aldatamayacağım bir arkadaş.adı eylem. ortak yanımız kalbimizdeki o adamdı.geç bir saatte onu Fırtınaya bıraktım. Aliyi görmeden eve doğru uzadım.

odamda uyandım. güneşin sesini duydum. kediyle birlikte uyumuşum. kediyle kendime bir kahvaltı hazırladım. deli teyzenin bahçesinden salatalık yürüttüm. bahçedeki koltuğumuzda, kucağımda kediyle yedik bişeyler. ilaçlar tamamdı. bütün gün evde durabilirdim.bahçeyi suladım. en azından şu salatalıkların bir an önce büyümesini istiyordum. odun ocağında ekmek yaptım akşam için. bütün gün kitap okumuş, uyuklamıştım. sadece öksürürken hasta olduğumu hatırlıyordum.burası ölüm döşeğindeki ciğerlerime iyi gelmişti sanırım. kıvranacak kadar çok ağrılarım olmuyordu. günlüğüme eylemi yazdım. bikaç gün sonra eylemin evine davetliydim. yatmadan önce kendimi türk kahvesiyle ödüllendirdim.sıradan birgündü.ama burda sıradan bir gün yaşamak, büyük şehirde o kalabalıkta eğlenmeye çalışırken maymuna dönmekten çok daha iyiydi. gerçi artık benim için her nefes olağanüstü güzellikteydi.serin yatağımda uyudum. bu eski yataklar tam istediğim sertlikte oluyorlardı.bir de her zaman sevdiğim bir yastık olayı.bir yastıkta kimseyle kocayamadım.hatta kendi kendime bile kocayacak kadar yaşamayacaktım ama bu da bir hayalimdi ve bunun için burdaydım. sabaha karşı bahçeden gelen bir sesle uyandım. deli teyze içmiş içmiş bahçemde türkü söylüyordu.pencerenin sürgüsünü açtığımı duydu.aldırmadı türküsüne devam etti.yatağıma uzandım.söylediği türkü bir ağıt gibi şimdiden mezarıma işliyordu. sabaha karşı, ilk gözyaşımı dökmüş oldum ölümüme. uyumaya devam ettim. öğlen 1 gibi uyandım ve deli teyze bahçedeki koltuğumda sızıp kalmıştı.bugünkü işim onu yıkamak güzelce makyajını tazelemek olucaktı. gerçi yanımda hiç makyaj malzemesi yoktu.olsundu bulunurdu elbet.teyzeyi uyandırıp evine götürdüm. benimki kadar büyükce bir evi vardı. aman tanrım duvarlar fotoğraflarla doluydu. rakı masalarında, elinde bir mikrofonla, şık giyimi modern duruşuyla deli teyze. bu evin her deliğinden hikayeler fışkırıyordu sanki, hepsini ayrı ayrı görebiliyor, duyabiliyordum. içerideki rutubet kokusu, beni babannemin evine götürdü.taaa 7-8 yaşıma. orayı bir güzel talan eder, her nesneyi hikayemin parçası sayardım. eşya hatıra demekti gençlik günlerime kadar. bana alınan herşeyi, gittiğim sinemaların biletlerine kadar saklar,annemin "odanın hali ne" sorusunun cevapsızı olurdum. şimdiyse eşya yük demek. gittiğim yere benimle gelmiceklerdi sonuçta. deli teyzeyi, kazanı yaktıktan sonra yıkadım. biraz mızmızlandı sonra rahatladıkça sustu. saçlarını taradım çok sağlıklıydı saçları. kuruttuktan sonra pencereleri açtım ve evi havalandırdım.deli teyzeme bir güzel makyaj yaptıktan sonra temiz temiz giydirdim. çok hoşuna gitti. gözlerimin içine içine bakıp "sen nereden geldin be kız. su gibi geldin bana" dedi. sanırım iyi gelmişti burda olmam.herkesin, bir yaştan sonra mutlaka birilerine ihtiyacı oluyordu herhalde.ona yardım ettiğim için huzur duymuştum.yine de acıma hissi keskindi.belki de güçlü duruşumun bozulacağından korktuğum için ben de hastalığımı kimseyle paylaşmak istemiyordum.gerçi hasta olduğumu bilmedikleri halde, çoğu insana göre acınacak çok şeyim vardı. bir kere 41 yaşındaydım ve hala kendime bir eş bulamamış, bir çocuk yapamamıştım. bu acınılası bir durumdu.hatta benim için bile öyle kimi zaman. yani aşkla bağlı olduğum bir eşim olsun isterdim elbet. aslında aday adayı olanlar vardı.çıkmıştım bir kaç adamla. dışımdaki duvarı kırabilecek kadar güçlü ve sabırlı olamadıkları için, adaylığa terfi edemeden kovdum onları hayatımdan. ben kendime bir oyun arkadaşı arıyordum. dünyayı birlikte tiye almak, kural ihlali yapmak, diğer koyun çiftlerden olmamaktı istediğim. bir yerlerde boy göstermek de (çoluğunu çocuğunu tüm meziyetlerini göstermek için toplanılmış misafirlikler) hiç bana göre değildi. fantastik bir kocaya ihtiyacım vardı sanırım. kendimle dalga geçer oldum.ama aşk benim için koklaşmaca,kaçmaca,kovalamaca üçlüsünden herhangi biri bile değildi. 41 yaşındaydım ve hala, ilişkileri hayvan belgeselleri seyrediyormuşum gibi gözlemliyordum.
deli teyzemin ellerinden öptükten sonra, üstüme sinen geçmiş zaman kokusuyla eve döndüm. evin su sorununu çözmem gerekiyordu. önce bunu çözecek bir usta bulmalıydım.çarşıya çıktım.sucu nihat diye bir adammış ustamız. ancak fazla iş güç olmuyor diye kahvede oyuna sarmış. sanırım bir süre daha bir yudum suyla duş alıcaktım. eve geri dönerken telefonum çaldı. aliydi arayan. bildiği çok güzel bir mekan varmış. ona eşlik edebilir miymişim? görmemi çok istermiş. hayır demeyi öğrenmeliydim. ölene kadar da öğrenmem gereken çok şey vardı. ancak Alinin bu nazik davetlerini kabul etmemek için ona zerre kadar hissiz olmak gerekirdi. "evde yapılacak işlerim var" dedim. su sorununu çözmek için çarşıya çıktığımı, ancak eve dönmekte olduğumu da belirttim. "hemen geri dön, bir de ben bakayım suya, büyük bir sorun olduğunu sanmam" dedi. çaresiz geri döndüm, onu aldım. eve gittiğimizde alet çantasını tutuşturdum eline.ben de mutfağıma çekildim.radyoyo açtım ve yiyecek birşeyler çıkarmaya başladım. su sorunumu çözebileceğinden ümitsizdim. yarım saat sonra yanıma geldi o ukala gülüşüyle birlikte. "eskisine göre biraz daha iyi" dedi. gidip kontrol ettim hemen sahiden de çok daha iyiydi. bu yeterdi bana. "ben sözümü tuttum sıra sende, hadi hazırlan seni harika bir yere götürücem" dedi. çok ağır bir tavırla, pes etmiş gibi yaptıysam da aslında çocuk gibi sevinmiş ve sevilmeyi özlemiştim. dolabımı açtım. tabiki çiçekli eteklerimin ve atletlerimin dışında hiç bir şey yoktu. gülerek yanına gittim. yanıma çiçekli eteklerimden başka hiç birşey almadığımı, götüreceği yere uygun olup olmadığını sordum. pis pis güldükten sonra, "giyeceğin şeyin hiç önemi yok,inan" dedi. şaşırmış bir şekilde bi eteklik giydim.üzerine siyah atletimi giyerken, güneşte yanmış omuzlarım sızladı. bir hırka aldım üzerime. saçlarıma apar topar şekil verdikten sonra "hazırım" dedim. arabamla çıktık yola. güneş batmıştı. cırcır böceklerinin sadece yalnızlara öttüğü bir yaz gecesiydi. hava, yaz çiçeklerinin kokusunu taşıyordu kucağında. sanırım bir köye doğru ilerliyorduk. evlerin küçük görünmeye başladığı kadar yüksekteydik." tamam dur" dedi. aniden frene bastım. bir ev vardı bahçe içinde. bahçeden bir köpek hızla üzerimize koşuyordu. Alinin bacaklarına sarıldı. havlamaya başladı. sonra yere yatıp yuvarlandı birkaç kez. çok tatlı bi köpekti. bana da kendini sevdirdikten sonra kulübesine geri döndü. " senin evine mi gelicektik, söyleseydin ya" dedim. "hayır, bi kaç parça eşya alıp, gidicez" . evinin salonunda oturup, eşyaları süzdüm. gözucuyla fotoğraflara baktım. herşey çok büyük bir zevkle döşenmişti. herşeyden önce bu kadar yüksek bir yerde oturuyor olması bile onun zevkli ve tercihlerini bilen bir insan olduğunu gösteriyordu benim nazarımda. bikaç dakika sonra elinde bi sepetle geldi. "akşam pikniği yapıcaz" dedi. hay hay...
evden çıktıktan sonra yolumuz fazla sürmedi.
çam ağaçlarının altında bir yer hazırladı. sepetinden 2 kadeh ve bir karadut şarabı çıkardı. bir kaç peynir çeşidi vardı yanında. bir ağacın dalına fener astı. herşey ancak rüyalarda olabilecek kadar güzeldi. yanımda yıllardan sonra çok hoş bir adam, içimde yıllar sonra omuzlarından yükünü indirmiş bir kadın. denizin üstünde ay birikintisi. ve tüm bu düşüncelerin arasından sızan kokusu..yaz kokusundan güzel..sırtımızı ağaca yasladık ve kadehlerimizi bu güzel mekan için buluşturduk. yüzüne fenerin ışığı vurduğunda, gözleri yemyeşil bana bakıyordu. kimbilir neler geçiyordu aklından. birbirimizin tattığı en tatlı, en yumuşak şaraplar olucak mıydık gecenin sonunda? bunu düşündüğüme inanamadım. eylem geldi aklıma. buradaki tek arkadaşım. sadece tanrının biliyor olduğu bir sırrı paylaşmıştım onunla. şimdiyse Aliyi paylaşıyormuşum gibi geldi. gece biraz gergin geçiyordu. Ali yeni yeni sohbetletler açıyor, beni konuşturmaya, kendine alışırmaya çalışıyordu.
alışırsam;
yanardık.

şarabın ilerleyen saatlerinde kıvamımı bulmuştum sanırım. en son, şarkılar söyledik. uzanmıştık. ben başımı karnına yaslamış, bir bulutun tepesindeymiş hissiyatıyla başbaşaydım. arada saçlarımı okşuyordu. bu doğal hallerimin, bu ani gelişimin sebebini sorguluyordu. fastfood cevaplar veriyordum. en hızlı aklıma gelen ve bir daha hatırlamayacak olduğum cevaplar..
söylediğimiz bir şarkıda dans ederken buldum bi an bizi. sanki dışardan bakıyordum bize. uyumumuzu görüyor, sana aşığım diyor, yüzüne dokunuyordum. kendime dokunuyordum uzaktan. titrediğimi hissediyor, soğuktan mı, hissettiklerimden mi ayırt edemiyordum. elleri belimdeydi bir ürperti gibiydi aramızda gezinen şey..aslına bakarsanız çok güzel bir geceydi. ölmeden önce yapılması gereken şeylerden biri de gençler gibi aşık olup, yetişkinler gibi sevişmekti..düşüncelerim beni utandırıyordu. dudakları kulağımda bir şarkı fısıldıyor, elleri bir piyanoya dokunur gibi belimde dans ediyordu. an dediğin böyle yaşanmalıydı. ay tepemizde bizi izliyordu. ne yaşıyorsak denize anlatıyordu.
çok üşümüştüm. evine gittik, çünkü bu kadar alkolle eve kadar gidemezdim arabamla. salondaki koltukta uyukluyordum. müzik sesi duydum. mutluydum. "burda uyuma" dedi. "ya nerde uyuyayım" dememe kalmadan kucağına aldı. aldırış etmedim. çatı katına çıktık. odası buradaydı. yatağına yatırdı.ayakkabılarımı çıkardı. üstüme bir pike örttükten sonra yatağın yanında kızlarının fotoğrafını gördüm. " ama Eylem" dedim. bu konuları kendi aralarında hallettiklerini, aşklarının da sevgilerinin de bittiğini, uzun bir süredir de tek aşklarının Su olduğunu söyledi.
biraz daha rahatlamıştım.yanıma uzanmıştı.kendimi yine onun kollarında hapsolmuş bulmak bir yenilgi gibiydi benim için. savaş veriyordum teniyle. galibin Ali olmasına alıştığım savaş..
vücut, Ali tarafından yakılmış bir şehir gibiydi. kalenin nasıl aşılacağını biliyordu her seferinde.
ruh, bu vücutta tutsak kalmış gibi, Alinin kaleden geçtiğini anladığı anda, ona koşmaya başlamıştı bile.
...
yanıyorduk.



arkası yarın

5 Nisan 2010 Pazartesi

bugün içimde bir şeyi özgür bıraktığım için gözyaşı döktüğüm(gitmesine kıyamadığım bir şey için) gündür.



sabah beşiktaşta tanımadığım insanların evinde uyandım.güneş ben uyurken soluk bedenimi biraz yakmıştı. martılar ve kargalar beni uyandırmak için ötüşüyorlardı.

genelde mutlu mutlu uyuyup, sinirli sinirli uyanırım.ama bu sabah başkaydı. güzel bir sokağa bakan evde güzel rüyalar görmüşken mutsuz uyanmam mümkün değildi.hazırlanıldı kahvaltıya çıkıldı.çay sigara çay sigara ..bu böyle devam etti güneşli istanbul sabahında.derken herkes evlerine dağıldı.onun kokusunu duydum günün bazı vakitlerinde.kimseye diyemedim.içime çektim kokuyu.geldiği yeri bulmaya çalışır gibiydim ancak burda olmayacağı aşikardı.yine de koku kimden gelirse gelsin oydu benim için o anda.kokusuyla mutlu olabildiğim için kendime acıdım.kendime tükürdüm.kendime sövdüm çokça.

hani gözünde canlandırmak deyimi vardır ya, benimkisi tam da duyduğunuz gibi anlayacağınız şekilde gelişiyor.gözümde değil olduğum her yerde canlanıyor.kokusuna kadar,dokunuşlarına kadar..bedenleşiyor olduğum yerlerde.boşlukla öpüşen komik bi insan haline geldim bugün.neredeyse yüzüne dokunacaktım ki bir kere daha acıdım kendime.bir kez daha sevmedim ben bu işi..madem yoksun tadını neden alıyorum.ağlamaya başladım.ama biliyordum ki siliyordu bir yandan.

sorunişareti????

sahi seni son öpüşümde hangi renkle dolmuştu gözlerimdeki karanlık?

4 Nisan 2010 Pazar

"bir anlık yaşamı kalmış kişinin artık gizleyecek birşeyi yoktur"

öğretilmiş aşkın dışında birşey benim istediğim. her an kendi öğretilerini oluşturacak dipdiri bir aşk, portakal suyu gibi mideyi yakacak ama boğazından kayarken olabildiğince ferahlatacak.

birlikte ölümsüzleşilecek bir masal gibi, anlatıldığında " ah nerde böyle bi aşk" dedirtecek gibi değil de gayet sadeleştirilmiş haliyle kesirlerinden sıyrılıp, tam olabilmek benim istediğim.

basit sessiz mutlu bi aşk.birilerinin alkışlaması gerekmiyor.birilerinin iki insanı birbirine yakıştırması da gerekmiyor.birilerinin konuşması fikir beyan etmesi de gerekmiyor.çünkü aşk iki kişinin arasındaki hayali varlıktır bazen. aşk iğne gibi iki kişiyi birbirine diker.bazen kanatır, acıtır..ama dediğim gibi istediğim mutlu olmak aşıkken, siyah-beyaz bir fotoğrafın arkasına büyük bir çekingenlikle yazabilmek sevdiğini. arada bir bakışma ki öyle derin olmalı sanki yüzyıllar boyu birlikteymişsiniz gibi ama bir o kadar da kaçamak. itiraf günü uzadıkça uzamalı ki uzun yıllar o tatlı kıvranışları hatırlamalı iki insan..birbirlerinin ellerine binbir türlü oyunlarla dokundukları o anı sır gibi saklayıp, zamansız ve sebepsizmiş gibi gülüşleriyle ele vermeleri..işte böyle bir aşk denizinin içine düşüp boğulmak bile keyif verirdi bana.


istediğim bir şey daha var ki, keşfedilmemişcesine bakir bir yerde yaşamak. ayaklarımız otların serinliğine teslim, çamur içinde tırnaklarla, sevişmek toprakla.diktiğimiz ağaçların gölgesinde uzanacak kadar uzun ömürlü bir aşk. güneşin, yağmurun ve damlaların herbirinin rengini olduğu gibi görebilmek, yaz günlerinde güneşin doğumunu izlemek birlikte...vsvsvsvsvsvsvs.

bir gün gel bana aşk..ve bir daha hiiiç gitme.ellerinin benden çekip gitmesine izin veremem geldiğinde..çünkü her zaman gelmiyor bana teninde uyumak hürriyeti.

2 Nisan 2010 Cuma

ilham perim burdan çoooook uzaklara gideceğini, onu aramam gerektiğini yazmış mektubunda. herkesin köşe bucak kaçmasının bi sebebi vardır deyip, ben de içimdeki tası tarağı toplayıp dışımda bi yerlere göç edicem. müzik dinlemeyi bile yasaklıyorum kendime.ilham perisini hatırlatan, onu bana getiren herşeyden uzak kalmaya çalışmalıyım. içimdeki çığın altında kalmamalı hiçkimse..çığımı kendimle birlikte çok uzaklara sürüklemeliyim. onunla hiç karşılaşmamışım gibi, tüm anıları yolumun üstündeki bir yanardağa atıp kutulmalıyım ondan. başkalarına perilik edicek artık o. belki maaşı benim bir öpücüğümden çok daha fazlası olacaktır gittiği yerde. hangi notaya basarsam kayıyor ayaklarımın altından bugünlerde. düşüyorum zamanın avuçlarına. parmaklarının arasında ufalanıyorum. pul pul dökülüyorum kar taneleri gibi toprağınıza. yüzünüzde eriyorum bazen derinize giriyorum. içinizi gördüğümde acıyor canım. istediğim yüzde eriyebilmek için vereceğim bir hayat vardı oysa. bir türlü bulamıyorum onu. rüyalarıma giren ve beni sadece orada o belirsiz uykuda mutlu eden perimin "gerçekte" hiç bir karşılığı yokmuş meğer. benimle uyumalı ve seyretmeli onun için kabus olabilecek, benim içinse masallardan güzel rüyaları.. benim acılarımın onu çürüttüğünü düşünüyor belki. ama hayır onun varlığı, yanıbaşımda bana bişiler fısıldayışı benim en büyük mutluluğumdu. gitmeseydi, gitti.