tıngırdasın

Loading...

hell*o

bişilerkaralamakbelkidebişileraklamakiçinburadayımbenhoşgeldimsizdehoşgeldiysenizbuyrunhoşgelmediysenizdağılınhüleynneişinizvarburda

14 Kasım 2010 Pazar

ve şöyle buyurdu: " OKU "

ölüp ölüp yeniden dirilmeceler üzerine kurulu bir yaşamdayız.

bir çoğumuz sadece bir kere ölmek için yaşar. hata yapmaktan korkup, elindekilerle ne pişirebilirse onu pişirir. elindekileri çoğaltmak için çalışır, kazanır. bir şeyi bir kere bulmuşken kaybetmemek için sabır gösterir, direnir. benim yapmak istediğimse bu değil..ben ölüp ölüp dirilmeceler insanıyım! öldüğüm oluyor, içimde birşeyleri öldürdürğüm oluyor, canıma kıydığım oluyor..yeniden dirilmekse hepsinden güzel... bazen bir sahil kasabasında diriliyorum. katillerim oluyor elbet zaman zaman...öldüğüme ağlamıyorum. öldüğüme kimse ağlamıyor. yeniden dirilecek canı buluyorum her seferinde! bazen bir hayalet kasabada diriliyorum.. kaç kere öldüysem, kaç ben öldürdüysem o kadar can buluyorum her dirilişte. bir köy şarabı ya da bir köy aşkının içine düşerken buluyorum kendimi. onca güzel günler ve gecelerden sonra kafama sıkıyorum. kanım taş evlerin üzerine sıçrıyor. kanım bir erkeğin damarlarına karışıyor.



ve bir gün yine dirildim.istanbuldaydım bu sefer. burada olmak bir sakısı çiçeği gibi hissettiriyordu bana. yalnız... daha çok toprağa, gerçek bir güneşe, dupduru bir suya ihtiyaç duyan bir saksı çiçeği.. kuşların seslerini duyabileceğim bir yer özlemiyle, şu betonarmenin içinde, plastik pencelerin ardında solup, yeniden canlanmaya ihtşyaç duyuyordum. kertenkeleleri özlemiştim. bir dağ çiçeği gibi hissedebilmeyi özlemiştim. şu an burada yaptığım şey, kendini insan sanan bir canlıyı taklit etmekten öte birşey değil..rolümü oynuyorum. kötü bir oyuncuyum biliyorum. ve birşeyleri kötü yapmaktan gocunmayan biri olarak bundan da gocunmuyorum. herkes iyi olamaz. hayat çeşnidir. fakat bazılarınız gibi olamadığım için de hırs yapacak değilim. böyle iyiyim. güzel şeyler düşünüyorum. güzel şeyler yaşayabileceğimi biliyorum bir sonraki dirilişte. umarın ruhumu bıraktığım yerde bulurum kendimi bir sonraki seferde.kılığa kıyafete markalara renklere numaralara ve belki de birçoğunuza ihtiyaç duymayacağım o yerde dirilirim. kısa kısa süren hayat serüvenlerimde, her dirilişimde yanımda bulduklarım; sizleri seviyorum!

19 Ekim 2010 Salı


belki saklamışlardır seni bir gece yarısına.
belki bir otobüsün en arka koltuğuna.
belki yeşil, ekşi bir mandelina kabuğuna.
belki bir tütün kağıdına,
belki şöminendeki odunların yanışına,
belki şarabımın böğürtlenine,
belki köpeğinin iştahına,
belki bir şehrin yalnızlığına,
belki damarının tam üstünde duran bene,
belki saklamışlardır seni..
belki bulurum yeniden!
(her insan önce kendi nefesini almalı..)
seni üzüyor olduğumu biliyorum..
bu yüzden saklamışlardır seni belki..
insan gözünün önündekini görmez ya,
belki de bedenimde ruhumda bir yerlerde bulurum.
................................................

damla kendini tamamladığında damladığı yerde olacak mısın?

15 Ekim 2010 Cuma

anlık tadında.

paul auster'ın "görünmeyen" adlı kitabı 2 gün içinde okunmuştur ve tavsiye ederim cümlenize.bugün ne okuyacağımı bilmiyorum. elimde hiç kitap yok. çünkü bunu okuyup bitirebileceğime inanmadığım için yanıma başka da kitap almamıştım. eğer bilmediğiniz bir kitap okursam ya da bildiğiniz bir kitabı başka bir bakış açısıyla okuyabilirsem, yine de tavsiye etmekten geri durmam. şimdi şu sivilceli suratımdaki sivilceleri kapatmaya çalışıp dışarı çıkıcam. yolda bir çok öykü gelicek aklıma. ama bazen sadece aklımda kaldıklarında güzel olduklarını düşünüyorum. kelimelere dökülen herşey beyindeki kadar anlamlı ve büyüleyici kalamıyor nedense..bu da şu demek oluyor ki, insanın beyninde aslında görüntülü kelimeler var. siz bu kelimeleri kağıda vb mecralara aktardığınızda, görüntü kalmıyor. kelimelere görüntü katabilmek gerçekten mükemmel bir beceri gerektiriyor. bunu bazen yapabiliyorum.o kadar da yeteneksiz sayılmam. her neyse..çıkmalıyım:)

8 Ekim 2010 Cuma

bisiklete biner iken aldı da bu düşünceler..

vajina tanrının koca ağzı..
oluşumun başladığı yer.
bugüne değin ulaşımın sürdüğü yer.
ve tanrının ağzından çıkan fısıltılarız.
kimimiz küfürüz, kimimiz dua.
kanlı doğarız.
kanlıdır ölüşümüz de çoğu zaman.
en güzel yalanları doğururuz.
nurtopu gibi kalanlarımız da olur.
hayatta eylediğimiz şeyler, adamoğlunu tanrının ağzına yaklaştırıp,
bizim gibilerden nicesini oldurmaya endekslidir.

27 Eylül 2010 Pazartesi

yokluğa .. varmış gibi yapan yokluğa

ruhunu gördüm lan ben senin.
sinirli değilim sana. kırgınım biraz sadece.
herkes an'ını yaşıyor aslında.
sadece bunun farkında diiller.
kimse kimseye kızmamalı..
çünkü hissettiğini yaşıyordur
bu sizi acıtsa da...
artık sevilmeyişiniz, gizli gizli cilveleşmeyişiniz
sizi üzmesin.
çünkü o mutlu olduğu gibi yapıyordur.
düzüyordur tüm bildiklerinizi.
tüm mutlu an'larınızı bir çırpıda düzüyordur.
ortada bir zevk varsa, bu hayatın ta kendisidir.
hayat bir orgazm çığlığıdır, acıtsa da zevk alırsınız! ne? yalan mı?
ruhunu öptüm lan ben senin.
içindeyim bak hala..

çağrışım...



bu resim anneyi çağrıştırdı bana. özellikle benim annemi. gitgide benzemekte olduğum annemi. kimi zaman serinleyebileceğiniz bir ağaçtır. dallarının arasından güneşi görmek mutluluk verir. en sevdiğiniz meyveleri verir. salıncağınızı kurup, kahkahalarla salınırsınız havaya doğru. yapraklarını dökse de vardır hep. hep yanınızdadır. yüzeyi kabuklu görünse de, içi taptazedir hala. ve hiç bir insan evladının onu kesmesine tahammül edemezsiniz, hatta buna izin dahi vermezsiniz. çünkü o ağaç, dallarını havaya kaldırıp, tüm güzelliği kucaklamaktan başka birşey yapmıyordur. ona zarar gelsin istemezsiniz hiç. tıpkı onun da bunu istemeyeceği gibi.
karşınıza tüm dünyayı alabilirsiniz onun için.
annem dün gece "ay mı yıldıza aşık yıldız mı aya sence" dedi. dün geceki cevabım önemli değil.. işte bugüne taptaze bi cevabım var. "ay sana aşık, sen aya" anne. karşılık beklemediğin halde, karşılığını veriyor sana. şarkılarını bir o duyuyor bazen. çünkü herkes o kadar dünyaya boğulmuş ki, dinlemiyor kimse seni.

anne ağaçtır işte.. annesi olmayan bir çocuğu, eminim kimse anlayamaz. çünkü o çocuğun serinleyecek bir ağacı yoktur. oynayacak bir salıncağı..o çocuğun bir kucağı yoktur artık.
tüm dileğim, ben ağaç olana kadar, kaç dalı kalmış olursa olsun, yanımda kalması...
evet tüm isteğim bu hayattan.

24 Eylül 2010 Cuma

gezenti ruh damlası.






kabak koyunun yakınlarında böyle bi camping varmış.gemile camping.
çiğdem ablanın meraklı kişiliği sayesinde ben de gidip görmüş oldum. çiğdem abla tatlı diliyle indirim de yaptırdı:) bir gece kaldık. enfes yemeklerinden tükettik ki hala tatları damağımda saklıdır. bir gün yine gitmek isterim. bu sefer ya tek başıma, ya da sevgili arkadaşım ırmakla. burası gerçekten huzur dolu bi yer.. herkes rahat... efil efil kıyafetler.. yalın ayaklar. bi de erkekler olmasa çıplak gezesin geliyo. her neyse.. kedileri de çok tatlı. kayaköydeki kediler fazlasıyla çekingen ve korkaklar.. o yüzden gemile' de uzun zamandır sevmediğim kadar kedileri sevmiş oldum. burada yani kayaköyde daha çok köpekler var. zamanla değişiyorum. burda tarçın diye bi köpek var. köyün kaltak köpeği.. ama bi görseniz.. küçük bi kız, tasmasına hediye paketi süsü takmış.. komik bi köpek. burada köpekleri seviyorum. kurbağalara ki beni tanıyanlar kurbağadan ne kadar iğrendiğimi bilirler, "yerim sizi" diyorum.. küçücükler..mantar yemeye başladım bir de! fena da bişey değilmiş yahu..neyse konumuzdan sapmakta üstümüze yok. gemile campinge herkeslerin gitmesini isterim.. çok sakin bi yer.. ama müzik de yapılıyo, biz biraz sezonun dışında gittiğimiz için sakindi belki de. herneyse..gezelimdir görelimdir. yemeklerinden yiyelimdir.içelimdir. kafayı bulalımdır. güzel odalarında yahut züğürt isek çadırda kalalımdır. odur budur.. yine de kayaköye dönerken içimi bir sevinç kaplamıştı.ait olduğun yere dönersin ya, öyle birşeydi.. deniz kıyısında rahatlayabilen ben, şu anda şu güzelim doğayla, güzelim taş evlerle, güleryüzlü ingilizlerle, yerlilerle vsle,rahatlıyorum.. aslında hiç rahatsız olmadığım için rahatlama ihtiyacı dahi duymuyorum. neyse.. paylaştım rahatladım.öptüm. kaçtım.

21 Eylül 2010 Salı

camel man

çok güzel bir köy varmış..
burada yaşayan güzel insanlar.

herkesin olduğu gibi, buradakilerin de farklı farklı hikayeleri var.bilmesem de var!
bir adam var. ilginçtir ki bir tek o hüzün veriyo bana. öyle ki, şu anda lap topu açıp, bunları yazdıracak kadar gözlerimi dolduruyo görüntüsü.
siyah bir şalvar, üstündeyse buldan bezlerinden kısa kollu bir gömlek.
saçları uzun ve sarı, yer yer beyaz.. onca yaşanmışlığın izleri yüzünde. yoo zannetmeyin ki bunları edebi bi dilde yazmak için gayret sarfediyorum. adam neyse onu anlatıyorum, hiç bilmediğim halde. hiç tanımadığım halde. güzel bi sesi var adamın. çocuklarla iyi anlaştığını da biliyorum. sabahtan akşama kadar develerle insanları gezdiriyor. fotoğraflarını çekiyor. yanında yaşlı bir deveci daha var. birlikte çalışıyorlar bu sıcakta. ve evlerinde kalmıyorlar. sanırım develerin yakınındaki çadırda yatıyor. saygı duyulacak kadar güzel olduklarını düşünüyorum. hiç tanımadığım halde. adam evli. karısı ilçede yaşıyor. bir kız çocukları olduğunu ve annesine çok benzediğini biliyorum.
her ne yaşamışsa yaşamış olsun, köyde beni en çok etkileyen insan bu adam. camel man diyorlar ona. yemek yediğini görmedim. gündüz cocacola, gece bira..vs..
göbekli mi göbekli bi adam. omzunda ve sırtında dövmeler var..yaşının 30un üstünde olduğunu düşünüyorum. elinde birayla geliyor, arkadaşlarına bi iki laf atıyor, gülüyor..ama anlaşılıyor ki her halinden, o aslında hiç gülmüyor.
biraz önce elimde bira şişesini gördü ve "şerefine" dedi. kaldırdık şişeleri..
adam..
sen ne kadar yalnız kalmışsın böyle.. ne kadar duygularım olduğunu hatırlatıyorsun bana..hiç tanımadığım halde..bunu üstüne basa basa söylemekte ısrarcıyım. gözlerim doluyor seni gördüğümde adam..sanki senin adına yoruluyor gibiyim zaman zaman..
şimdi tek başına oturdun bi yere.. görebiliyorum seni.sigaranı yaktın. çek içine bakalım, dert gibi çek..ateş gibi çek..
hikayeni hiç duymamış olsam da senin sözcüklerinden, seni seviyorum.

karalamacalar

seni yırttım benli sayfalardan..
artık üzülmeye mecalim yok.
derin sandığım bakışın olmadan da yüzebiliyormuşum.
kendi denizimde, güvenle.
ve kök kadar derininde olmasam da,
ağacın parmak uçlarında nefes alabiliyormuşum.


dallarda salınan bir yaprağım artık.


güz vaktidir..

yokluğuna uçma vaktidir.

20 Eylül 2010 Pazartesi

kısır döngü

iki çöp adam çizdim.
yan yana diktim onları.
zaman geçti.
biri silinmeye yüz tuttu.
dikişleri attı.
yenisini çizdim, silinenin üstüne.
daha güzelini elbette.
onları da diktim birbirine.
ancak şu var ki,
eskisinden çizgiler kalmış..
"herşeyin zamanla silindiğini sanıyoruz.
budur ebedi yanılgımız."
eskisinden bir parça duruyordur hala kağıttan kalplerimizde.sadece biz göremiyoruz.

13 Eylül 2010 Pazartesi

kayaköyüm

dün gece mandalina yedim.
50 yaşlarında belki de daha büyük ingiliz turistlerle sohbet ettim.
ata bindim.
baileys içtim.
gül şarabı içtim.
burası olmak istediğim yer.. çocuklarımın doğmasını istediğim yer..
burada yeniden doğmuş gibiyim ben de.
tüm ezberlerim bozuldu.
demir parmaklıklar yok ruhumda..
son derece huzurluyum.mutluyum.
neden mi yazıyorum bütün bunları?
gelin görün anacım.

6 Eylül 2010 Pazartesi

hayat tanrìlarìn önsevismesi, canlìlar ise delik bir prezervatif yahut korunmasìz gelgitler neticesi...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

62 kavşağı

balkondaki sardunya saksısına sakladım hayallerimi.
tırnaklarımda biraz toprak, biraz hayal kaldı.
ve saksıdaki sardunyalar zamanla solarken,
can bulmamış hayallerime ağladım.
evet bir çocuk gibi ağladım!
ne var ağladım!
gözyaşımı silerken,
tırnaklarımda kalan toprakla bir hayal yeşerdi..
evet bir çocuk gibi sevindim.
ne var sevindim!

11 Ağustos 2010 Çarşamba

sakın okumaaaaaa!!!

şimdi günün anlamsızlığı ve önemsizliğine dair bişiler yazıcam.
karşımda vantileytır,kulakta steve ray, vücutta ter..bir kaç sinek tacizi.
ramazan sıkıntısı.
kimse yiyip içmiyor gibi. inler ve cinlerin maçını izliyorum.
güneşten hiç bu kadar nefret etmemiştim. yaz yağmuru prensi nerde? kurtarsın beni bu sıcaktan. üstelik sigaram da yok! çarşı da benim küçük bacaklarıma göre uzakta.
arada kolları kaldırıp, koltuk altlarımı ferahlatmaya çalışıyorum. o da ne biraz göbek yapmış olduğumu farkediyorum. ben çok yer az konuşurum. aslında tam tersini yapsam şimdiye çoktan birini bulmuştum ve bitirmiştim. neee bu sıcaklarda sevgili mi? aman aman bi kere el ele tutuşacaksın. ellerin terlicek. vıcık vıcık bi ten. yok kuzum "yaz aşkı" takıntısı bulunanların ter bezlerinde sorun olmalı. aşk dediğin soğuk havalarda yaşanır.çiftler kış aylarında birbirlerini sıkı sıkı sarıp, ısıtırlar. ne ter vardır ne bişi.üstelik ısındıklarında birbirlerini soyarlarken, üstlerinde bir kaç kat kazak, tiiişööörttt olduundan soyma eylemi, bir gizemli maceraya dönecektir. heyecan soyunana kadar artacaktır. neyse soyunan çiftler sonra birbirlerine sıradanlaşacaktır. neyse konumuz bu mu peki. nooo:)
neyse kasaba terk edilmiş. herkes ramazan ayının gelmesiyle sanki bir salgın varmış gibi terk etmiş kasabayı. lakin şu da var bir iki gece önce içki masalarında oturanlar, ramazan gelince katılaşmışlar. aman bundan bana ne.
heh bi de biz hatunların sıkıntısı, bu iscak havalarda ped kullanmak! yahu artık şu kış günlerinin de değerini bilelim. sıcak yemekleri özledim. hayır yine yiyorum ama sabaha karşı 4te filan.
iyi ki de yazın çalışmamışım diyorum şimdi. hem ben gayet ağustos böceği ruhlu bi insanım yahu.. istanbula gidicem cuma günü. yol arkadaşım da hazır. oh misler gibi. ama eve bi tane van ti leytır almak yaşamanın şartlarından oldu. bi de bay vantileytıra bi tişört hediye ettik mi evde yalnızlııma da son. onunla konuşur, onunla gülerim. biraz dedikodu filan. arada onu rahat bırakırım. kış olunca da hiç yüzüne bakmam. ne çok saçmalayasım varmış. ama başından söledim. gün çok anlamsız ve önemsiz. gidip ayakkabıcı cihanın dükkanında serinlemek lazım.
o kadar anlamsız bi gün ki, gazetenin spor sayfasını bile okudum. fenerbahçeye bi adam geliyi pazartesi günü.bundan kime ne? neyse günün geri kalanının kendim adına anlamlı geçmesini ümit ediyorum :) beyin sulandı. nazdarovya my darling:)

4 Ağustos 2010 Çarşamba

@ the end

bu kapıyı sen açtın
biliyorsun
neden bahsettiğimi
kimse bilmezken, sen, neden?
nefesim kesiliyor..
açtığın kapıdan içeri girmedin neden?
sana bir cennet sunmuştum huzur dolu..
yalınayak gezebileceğin bir ruh.
neden korkuyorsun bebeğim.
hala nedir aradığın?
karanlık mıydı gördüğün kapımda.
yo bu olamaz biliyorsun..
bir cennet hangi cehennem için terk edilir
burda şarap akarken nehirlerimden, kimin kanının tadı hoşuna gitmiş olabilir?
benim denizim durgunken,
hangi dalgalarda tehlikeye atacaksın kendini?
ben ılık ılık eserken içine,
sen hangi fırtınada kaybolacaksın.?
tutunacak yerin var mı bebeğim?
benden sıkı kim tutar ellerini..
bu kapıyı sen açtın
biliyorsun neden bahsettiğimi
kimse bilmezken, sen, neden?
kaç ruh sığıyor ruhuna, benim ruhum tamamıyla yerleştikten sonra ruhuna?
sormuyorum sana..
konuşmuyorum bunları.
seni yormak istemem.
sıkmak istemem canını
ah bebeğim. nereye gidiyor ayakların?
kapımı açıp geri dönüşlerin..
istenmiyor bütün bunlar.
hayır... hayır..
nefes almama yardımcı olmalısın
hayatımı silkelemeye ihtiyacım var.
tümünden arınasım var.
seni bembeyaz yapasım var.
neden?
sen ne zaman bu kadar acıya battın.
bu sen miydin ki..
görememişim tümünü.
azınla yetinmişim de, en güzellerinle yetinmişim de, acını, çirkinini bilememişim.
gel artık.
açtığın bu kapıyı kapat.
kilitle.
anahtarı yut.
beni benden çıkarma bir daha..
beni kimse bulamasın.
hadi bu bir saklambaç değil..
çocuk değilmişiz çokça zamandır.
sırtımda bir yük gibisin.
çoğalttıkça seni azalmaya meyillisin.
neden?
sargılarının arasından kanın sızıyor.
kötü kokuyor bu kalabalığın.
beni cennetimde yalnız bıraktın.
bu son gecemiz seninle.
hadi gel şu kapılarımı kapat artık sonsuza dek..
sonsuza dek..
sonsuza..
son.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

kimsesizlik sizsizlikten iyidir.

kimseye kızgın değilim.
sinirlendiğimde onlar gibi olmak istemem.
benim yerim yok bu gezegende.
benim bi adım yok.
benim sadece bir cinsiyetim var.
ve cinsiyetimin gerektirdiği gibi üsturuplu olmam icap eder.
hahaha( burda tahmin edemiceiniz kadar büyük bir kahkaha patlıyor)
siz busunuz.
türksünüz ingilizsiniz ama siz mutlaka bişeysiniz.
bi yere aitsiniz.
işiniz gücünüz fareler gibi kemirmek hayatları..
bak işte dün vardınız.
bugün hiçbiriniz yoksunuz hayatımda.
ya da ben sizin hayatınızda yokmuşum.
beni anlamanız için önce bir ruha sahip olmanız lazım.
arınmış bir ruha..
konuştuklarınızdan hiçbir şey anlamıyorum.
bakışlarınızdan hiçbir şey anlamıyorum.
korkuyorsunuz.
haklı çıkmak için içten içe siz de istiyorsunuz.
kötü bulduunuz şeyi yapmış olmamı diliyorsunuz.
üzerime hayatınızı tükürmeyin rica ederim..
sizler ruh yoksunları..size diyeceklerim çok.
ama susmak imandandır.
benim ruhumu ele geçiremeyecek kadar güçsüz oluşunuzdan, hiçbirinizden korkmuyorum.
sadece biraz rahatsız oldum.
yo durumdan diil, şu ana kadar hayatımda var oluşunuzdan..
size çektir git diyemeyişimden.
sizi güzelleştiremeyişimden.
soyunmadan gelmeyin benim gezegenime.
buranın ışığı körlüğünüzü giderecektir.ama gelmeye cesaretiniz yok.
tüketemeyeceğiniz kadar çokum bu hayatta.haberiniz yok.
beceremeyeceksiniz düşlerimi.
bakir kalmaya devam edecek hep onlar.
bi bekleyenim yok
bi beklediğim yok
istediğim zaman çantamı bile almadan çekip gitme özgürlüğüne doğuştan sahibim.
sahip olduum tek şey bu bile olabilir hatta.
sizleri tanıyor olmak, bir şeyler hatırlattı.
10lu yaşlarıma döndüm diyebilirim.
ama karşınızdaki ben artık yaşsızım.
hep diyorum hiçbirşeyim..
dinsizim ırksızım renksizim şekilsizim
ben böyle hissederken, beni kalıplara sokmanızı anlamıyorum diyemem..
anlıyorum sizi..
okumuşsunuz, hepiniz bembeyaz koyunlar olmuşsunuz..
hep birlikte bir uçurumdan düşmenize ramak kalmış.
canınız yanar.. bu kadar düşünmeyin..
kalıplarınızdan çıkın kekler..
patlamaktan korkmayın..hayatta herşey dümdüz olmak zorunda değil..
eğri olun, vücudunuz gibi güçlü olsun içinizde..
ya da ne olursanız olun.
bir zerre bile olsanız iyi.
yo kızgın değilim..
sizi yargılamak da bana düşmüyor.
ne yer, ne içersiniz, kimle yatar, kimle kalkarsınız umrumda değil.
herkes tad almak için var.
sizden hiç tad almıyorum.biliyorum bu duruşumdan fazlaca rahatsızsınız.
ancak beni tanımıyorsunuz bile. hiç birinize bağlı değilim.
saygı dedikleri şeyi bozmamaya çalışmaktayım sadece.
suskunluğum acizliğimi çağrıştırmasın sizlere.
bilakis benim olduğum yerde üstünlük de yok acizlik de.

sonsuza dek yalnız kalacak olsam da size ne?
olduğum yerden ufacık görünüyorsunuz..
ve neden o saçma insan kostümünü giyiyorsunuz?????????

(çükleriniz olmadan bi hiçsiniz değil mi?)

20 Temmuz 2010 Salı

yazdım bozdum

siz gevezeliklerinizle meşgulken( kendinizi ispat için çene yorarken), ben içten içe egomu tatmin ediyorum sizler gibi olmayışımla..

17 Temmuz 2010 Cumartesi

sanki elimden kayıp gidecek gibisin
sanki başına buyruk bir kağıt parçasısın gökyüzünde..
sanki el ayak çekilince, sihirli bir lambadan çıkan cinsin.
sanki gözlerimi kapattığımda görebildiğim parlak noktalar gibisin.
sanki rüzgarsın vücudumda usul usul gezinen.
sanki benimmişsin gibi yap..kandır aklını, kalbini.
kalplerimizi parçalayalım avuçlarımızda hadi..
kaybedecek birşeyi olmayanlardanız..
bir omzumuz eksik yaşayanlardanız..
ver kalbini bitsin bu iş..

16 Temmuz 2010 Cuma

aynaydaki suretle konuşmacalar....

içtim içtim kuyruğuna geldim sanırım..
aynadaki suret diyordu ki, sen busun damla. aynadaki suretten ibaretsin.
konuşunca duyulmayan..susunca konuşturulmaya çalışılan.. evet kendi yüzüme yabancılaşıp ağladım. bu aralar sık yapıyorum bunu.
sen busun damla diyordum.
birşeyler daha konuştum ammaaa şuanda hatırlamıyorum:)

15 Temmuz 2010 Perşembe

tanrının köpekleri

bu aciziyet ve aidiyet, bir yaratıcıya muhtaç olma fikrinin kulaklarımıza fısıldandığı zamanlardan beri var. insanlar o zamandan beri aciz! yeniliklerden ve değişimlerden korkmamız da bu yüzden belki. birşeylerin sonunu görememek bizi tanrıya yaklaştırıyor belki.. yani olabilecekler için iyilik yapmak,bunun için dua etmek, din yaratmak hepsi bilinmeyenden korktuğumuz için olsa gerek..eğer bunlardan sıyrılabilirsek ki bu asla mümkün olmayacak, işte o zaman huzur gelecektir. birilerinin bizi yakacağını, cezalandıracağını düşünerek ömür geçirmek bana yanlış geliyor. bizler pavlovun köpeği de değiliz ki, kimsenin üzerimde ödül ve ceza yöntemini denemesine ihtiyacım yok. öbür dünyaya inananlar ki saygım sonsuz, bu dünyanın sınav olduğunu düşünenler, peki neden bir sınava tabi tutuluyoruz? 7 yıldızlı bir cennette suit kazanmak için mi? o zaman sizler malesef seyircinizi kahkahalarla güldüren oyuncular oluyorsunuz. atıp tutmak benim işim değil.. herkes ne düşünürse düşünür. ben düşündüğümü genelde söylemem, yazarım. yaşayın gitsin..çok da düşünceler arası seyahat etmeyin derim..

14 Temmuz 2010 Çarşamba

istek kipi

birşeyler için hala mı çok erken..? ben bi an önce yaşımı başımı neşemi huzurumu alıp, oturup evimin bahçesinde örgü örmek istiyorum. iştir güçtür hepsi olmuş bitmiş olsun. bi sabah uyandığımda 40lı yaşlarımda olayım istiyorum. buzdolabımda her zaman biram olsun istiyorum. heh bi de yanımda bi adam yahut kadın(yok artık bu kdr ümitsiz olma damla), tamam yanımda bi adamdan devam.. ne biliyim adamımız da ekmek almaya çıkmış olsun. çayı benden önce demlemiş olsun. kızımızı ya da oğlumuzu uyandırsın öperek..pijamalı çocuklara bayılırım bu arada..sonra yanına kıvrılsın biraz da birlikte kestirsinler..ben de saçı başı dağıtmış,anane geceliklerinden giymiş olsam(çiçekli böcüklü), gitsem yanlarına,kıskansam..ben de istiyorum deyip sıkışsam yanlarına.ne biliyim be işte..güsel şeyler bunlar. çok mu erken dersin hayat? günlerden bir gün böle uyansam işte..kahvaltı hazırlasam adamıma. daima güsel bi sunumla akşam yemeklerini yesek ortancalar içindeki bahçemizde..bizden başka bişey olmasa..kedimiz filan da olabilir.hatta köpek bile(evet köpeklerden korkmuyorum artık).. sevgi dolu bi insan oldum. diyorum ya anneme benzemeye başlıyorum diye..herşey değişiyo hayatta. birlikte değişsek ve bundan memnun olsak. dağ tepe gezebilsek. ben olmamış meyveleri yemekte dirensem. çocukumuz da toprakta büyüse.. alerjisiz sapasağlam bi çocuk olsa. dolaşsa çıplak çıplak bahçede.. solucandan korkmasa:) bilmem çok mu erken? bir gün bunların dışında bi hayat yaşıyo olursam ve size mutluyum dersem bana inanmayın lütfen..kendimi kandırdığım gibi sizi de kandırmak isterim o zaman..bunun dışında bi hayatı istemiyorum aslında. çok istersem her nefeste istersem birşeyi oluyor çoğunlukla.. hadi bunu da ver bana hayat..geç bile gelse sabredebilirim. ensemde öpücükleri dolaşan bi adam ver bana..

12 Temmuz 2010 Pazartesi

günaydınnn.. 9buçukta uyandım. ben! inanabiliyo musunuz? günbatımında( kendisi huzurun başkenti olur) kahvaltı hazırladım. mutlu uyandım desem buna da inanmazsınız. ama hepsi doğru.. şimdi de müzik dinliyorum. yüzümde aptal bi gülümseme. ne kadar güzel bi sabah diyen bi insan olmadım hiç hayatımda. git gide anneme benzemeye başladıım doğrudur.bunu bugün anladım.. mutluyum lan nedensiz. sanırım asıl mutluluk bu:) abana havasının kafa yapmasına ne demeli..

9 Temmuz 2010 Cuma

yalan.(bölük and the pörçük)

üstümde bir yalanın kokusu..
defalarca yaşanmış yalanların.
üstelik,yıkanıp yıkanıp temizlenemeyeceğim
artık zamanın elleri benim üzerimde.
kollarıma yapışıp, etimi sıkıyor.
kanatana kadar susuyorum.

bir zamanlar,
ben bir yalnız ülkeydim.
içime göçebe yalanlar girmeden önce.
şimdi bir gülüşümü kaybediyorum her nefeste.
doğduğum kasabaya gidip,
kendimi bıraktığım bir kadehin içinden geri almak istiyorum.
yaşanan ne varsa yalanlardan, yutup kurtulmak istiyorum!

5 Temmuz 2010 Pazartesi

yıldızlara baktım yüzerken
sanki onlara ulaşabilecekmişim gibi geldi bir kere daha.
ileride bir balıkçı teknesinin ışığı aydınlatıyordu yolumu.
suyun sıcaklığı şaşırtıcıydı.
karanlık sularda yüzüyordum yine.
ahh.. ay ışığını yalıyordu deniz.
susarken gecede biz.
Tango yapìyordum.
Suya asìktìm, su da bana.
Siz görmüyordunuz. Yüzüyordum karanlìga.düslerimin icinden gecirmiyordum kimseyi.güzeldi gecede yüzmek.suyun icinde gözlerimi actìm. Karanlìga düstüm. Konustum.güldüm. Vücudumdan akmasìna izin verdim. Cagìrdìm.gelmedi. Gecenin sonu, giden karanliga dökülen gözyasìyla aralandì.saclarìmdaki tuz dudaklarìma döküldü.uyumusum.uyandìgìmda kupkuruydum.

2 Temmuz 2010 Cuma

(cümle bozukluklarına takılmayalım lütfeeen..)

("bazı anlar vardır, herşeyi anlar" sözümden yola çıkarak, hiçbirşeye değişemeyeceğim anların bir kaydını tutmak istiyorum şuan)


yaz akşamları, cırcır böceklerinin sesini ve havadaki o çiçeksi kokuyu duyduğum anları hiçbirşeye değişmem.
ne filmi olursa olsun, insanların heyecanla bekledikleri sahneleri izlerken, yüzlerinde oluşan o masum, o korkak, o bilinmeyeni görme heyecanıyla dolu ifadeyi izlemeyi de hiçbirşeye değişemem.
kucağıma balımı(kedim sayılır) alıp, onunla konuşup, boynunu okşadığım anları..
herkesin konuşmaya daldığı bir yerde veya herkesin işlerinden eve dönerken üşüştüğü otobüslerde, dışarı bakıp; bir ağacı, bir kırlangıcı, bir göçebe bulutu izleyebildiğim anları..
çocuklarla ortak bir dilde buluşup şebekleşebildiğim anları..
herkes birine küfrederken, kızarken, o kişinin güzel bir yönünü düşünebildiğim anları..
sabahları uyandığımda ve geceleri uyumadan önce bir çiçeğe beni hissedebilecekmiş düşüncesiyle öpücük verdiğim anları..
evimde yalnız kaldığım ve ney dinlediğim anları..
güneşin batışında yüzüme vuran güneşin verdiği büyüleyiciymişim hissiyatını,
sabaha karşı balığa çıkan balıkçı teknelerinin motor seslerini,
iskelede yalınayak oturduğumda, ayaklarımın suya oynadığı oyunu,
bir arkadaşa sarılıp (nasıl sarıldığımı bilen bilir), tüm sıkıntısını içime çektiğim anları,
bonibon yerkenki şımarıklığımı,
annemi, dünyalardan çok sevdiğim, sahip çıkabildiğim, sarılabildiğim, herkeslerden üstün görebildiğim anları..
güçlü olduğum anları,
uyandığımda "az daha uyuyayım" dediğim anları,
bir öpücükle uyandırılabilirsem bir gün o anları,
birinin beni sırtında taşıdığı anları,
çocukken, çay bahçesinde iki sandalyeyi birleştirip, o 80ler pop müzikleriyle uyuduğum anları..
çok tuvaletim gelip, çok tutup, bulduğum ilk wcde bıraktığım anları,
sevildiğim anları, sevdiğim anları, bir bakış kadar kısa anları, bir yudum kadar tatlı anları, tek kullanımlık anları, hiçbirşeye değişmem.
ve aslında şu anda yazmadığım, yazamadığım, yazamayacağım milyonlarcasına haksızlık ediyormuşum gibi geliyor olsa da.. bazı anlar vardır, herşeyi anlar...

ve bir uçurtmaydın takılan an'ıma..
buyur ettim ve uçurdum seni bana..

30 Haziran 2010 Çarşamba

muhasebe dükkanı.

bazen çok sevimsiz olurum.farkındayım.insanlara saçma ya da yanlış gelen biçok düşüncenin de sahibesiyim. ama olsundur. beni, iyi veya kötü oluşturan şey yaptıklarım ve düşündüklerim. gerçi yapamadıklarım desem, daha dürüst olmuş olurum.
insanların arkasından, ne kadar kaltak olsalar da ne kadar hırsız olsalar da konuşamam. bir gün benim de başıma gelmeyeceğini öngöremem çünkü. birilerinin arkasından atıp tutma hakkını kim veriyor bize? herkes kendi hayatını yaşıyor. kimse, bir diğeri için acı çekemiyor. kimse, bir başkasının aşısını vurunamıyor. kimse, öteki için yiyip içmiyor. peki o zaman neden birbirimizin hayatlarına çok da fikir sahibiymişiz gibi karışıyoruz?? aslında ne kadar soru işareti koymuş olsam da soru sormuyorum. bunu yapmayın ulan diyorum. herkes kendi eylemlerinin sancılarını çekiyor yahut meyvesini yiyor.
ne kadar da fahişesin.
ne kadar da altına yatıyorsun birilerinin.
ne kadar zevk alıyorsun, bizim alamadığımız şu hayattan.
ne kadar cilve yapıyorsun biz namuslu duruşumuzu bozmazken.
ne kadar cahilsin.
ne kadar kayıtsızsın biz okullarda koyunlaştırılırken.
ne kadar farklısın biz sürüyü bozmayalım derken.
acilen kafalar değişmeli
acilen, başkalarına soracağınız sualleri, kendinize sormalısınız.
hayatta kalmak cambazlık gibidir.
bir ip vardır ayaklarınızın altında.
o ipte dengeniz bir anda bozulabilir.
bir anın değeri nedir sizce?
işte o an yapmam dediğiniz şeylerin tahtına kurulmuşsunuzdur
ve asla dediğiniz şeyler "hep"leriniz arasındadır artık.
kimse kimsenin üzümünü yemesin, bağını da sormasın.
herkes kendi bağında kendi yağıyla kavrulsun.
birbirinizin açıklarını aramakla zamanı tüketmeyin, tükenen siz olduğunuzda bunu farketmeyeceksinizdir.
birilerini incitmeye harcadığınız zaman, sizden de gidiyordur nihayetinde.
bırakın güzelliklere harcayın zamanı.
zevk aldığınız anlarınız olsun.
bi an için de olsa sevin.
siz bana bakmayın.. ben arada böyle menopoza girmiş hatunlar gibi eserim gürlerim.
hayat sizin hayatınız, yaşasın okulumuz!

28 Haziran 2010 Pazartesi

LSD

trip 12: .. / .. / ....

evde bunalmıştım. buzdolabında bira ve sararmış bir peynirden başka birşey yoktu son bikaç haftadır. boxerla evde geziyordum, ayaklarımda eski erkek arkadaşımın çorapları. kedim nereye gitsem peşimde dolanıyor, dizlerime sürünüyordu. tutunacak neyimiz vardı birbirimizden başka? hiç..
evimin telefonu çaldığında, sesi yadırgadım önce. ne zamandır çalmıyordu.
arayan Nil'di. kaltak hatunun tekiydi. evimin yakınlarında oturduğu için sık sık karşılaşıyorduk. bayat sohbetlerden sonra sahte gülüşlerle birbirimize veda ediyorduk. aramasına şaşırdım aslında. yine samimiyetsiz bir konuşmanın ardından telefonu kapattım ve apar topar evine gittim. kapıyı açtığında çok mutluydu. sanırım lsd kullanalı 15- 20 dk olmuştu. kafası yerindeydi hemen hemen. bu partilerden sıkılmaya başlamıştım aslında. bana da verdi. ama bu uçuşu ondan önce yapamayacak oluşuma üzüldüm. çünkü bi ton rezaleti gördükten sonra, ilk 10 dakikada pişmanlık duyabiliyordum.

15 dk sonra.
nil kaltağının kafası güzel olmuştu. kiminle konuştuğunu göremiyordum. gülüyordum yaptığı herşeye. evin kapısı değil miydi o çalan? kapıya gittim. uzun saçlı bi adam geldi. onun da bütün söylediklerine gülerek, onu içeri davet ettim. adam odalardan birine girdi. onu takip edecek halim yoktu. nile gülüyordum hala. balkona çıkmış dans ediyordu. şarkı söylüyordu. yanına gidip onu içeri aldım. dönüyordu. birini yakalamaya çalışır gibiydi. tutunmaya çalışır gibi belki. öpüyordu o herkimse. bi kere yanlışlıkla beni öptüğünü hatırlıyorum. bundan 3 trip öncesinde de nilleydim. birbirimizle seviştiğimizi sanıyorum. ya da ben böyle hatırlıyorum. en azından onun bunu hatırlamıyor olması güzel.. susadım ve mutfağa gittim. su, rengarenk akıyordu. ve bir musluktan değil, bir tanrıçanın memelerinden. tuttuğum kirli bardağın bir kadehe dönüşmesini izliyordum. pelerin giymiş bir adam yanıma yaklaştı. ben ona gülümsedim. bana şarkılar söyledi. kendi sesimi de duyuyordum. sanki boş bir odadaymışız gibi yankılanıyordu. pelerini renk değiştiriyordu, zamanı yırtıp, en kötü anların lacivertlerini kanatıyordu. anların kanını içiyorduk. dudaklarımızın kenarındaki suyu bir kertenkeleninki gibi uzayan dillerimizle yalıyorduk.
anların krallığında krala sunulan bir üzümdüm. yeşilliğimin suyunda yıkanıyordu kral. ben hala gülümsüyordum. kral benim gülüşlerimi beğendiğini söylüyordu. üstümdeki beyaz elbiseyi, beni bir çevirişinde siyaha boyuyordu.suyu bitirdiğimde nili gördüm. kahkahalarla bana gülüyordu. buna bi son vermesini istiyordum. yanımdan, tanımadığım bir topluluk geçiyor, beni bir atın üstüne bindirmeye çalışıyorlardı. ama nili burada bırakamazdım. o sürtüğü yine de burada bırakamazdım. nilin saçlarından tuttum. "gel benimle, çok güsel bir yere gidiyoruz" dedim. kızıl atıma tutunan nilin saçları da kızıla döndü. nile sıkı tutunmasını söyledim. mavi nehrin karşısına geçecektik. nil çığlık atmaya başladı. çok mutlu olmalıydı. bir zaman diliminin içinden geçiyorduk. tam nehri geçiyorduk ki uzun saçlı adam önümüzü kesti. "buradan geçemezsin" dedi. farklı bir dille konuşuyordu. anladığıma gurulandım. bizi itti. "bu ana giriş yasak" dedi. direnmeye çalıştık. merakla o anın içini görmek istiyorduk. savaşabilirdim bunun için.

uçuş sona erdiğinde, bunların dışında hiçbir şey hatırlamıyordum. bir hayli bitkindim. başımı adamın dizlerine koymuşum. koltukta öylece uzanıyordum. nili sordum. küvette ayılmaya çalışıyormuş. adamı bir yerden tanıyordum. evet, artık çok daha iyi tanıyordum. adamın ellerinde bir üzüm yeşiliydim. bu bitkinliği, bu kendini kaybedişi bir daha yaşamayacağıma dair söz verdim. bu son uçuştu. bundan sonra lsdye ihtiyaç duymayacaktım. çünkü o adamı, içine girdiğim anlardan hatırlıyordum. o adam hiçkimseydi. o adamı sevicektim günün birinde. bunu hissedebiliyordum..
iniş başarılıydı. herkes hayattaydı. ve hayat güzeldi be!

i love myself..



doğarken annemi çok yormuşum.
büyürken de yorduğum oldu ara ara. çok güzel günlerim oldu. hayat felsefemi çoook uzun yıllar önce belirledim. ve hep ona göre yaşadım. mutlu oldum mutsuz da.. yine de kendi tercihlerimle yaşadığım için pişmanlıklarım olmadı çok. bu yüzden iyi ki doğdum. kendini seven bi insan oldum. arada bi içimin sıkılması dışında, can sıkıntısı nedir bilmeyen bi insanım. arada hayat beni yutuyor. arada ben onu. "hissettiğini yaşa damla" dedim kendime. yolum budur. önümüze gelene bin tekme!!! dilek milek de tutmuyorum. yaşadığım anın dışında, bi hesap yaparsam genelde tutmuyor.. bir yıldızım var. onu kimse bilmiyor. illa mum üflenecek, dilek dilenecekse, dileğim kendinizi sakladığınız yeri unutmamanızdır.

27 Haziran 2010 Pazar

adres: aydınlık

karanlıkta kaldım.
çook uzakta bir ışık görür gibiyim.
gitmek ister miyim..hayır.
beni bu karanlıkta sen bıraktın.
bir gün yine bıraktığın yerde bulasın diye burada olacağım.
(ayın karanlık yüzüyüm.)
karanlıksam gülmüyor değilim.
sadece siz görmüyorsunuz mutluluğumu.
sadece size anlatmıyorum, ellerimi emanet ettiğim yalnızlığı ne kadar sevdiğimi.
david gilmour'un sesi geliyor.
gitarıyla sörf yapıyor..peşinde yıldız tozları.
benim için söylüyor
ben senin için.
sesimi takip et bana ulaşmak istediğinde.
bir bedenden fazlasıyım
bir benden fazlasıyım.
ne çok şey paylaşmışız karanlıkta
ne çok susmuşuz
ne çok yalnız kalabilmişiz birlikte.
görmüyorsan bi bildiğin vardır
içimdeki karanlığı aydınlığa çıkaracağın günü bekleyebilir miyim..belki.
sürprizleri sevmezsin
bu sana sürpriz olur..yani sen ve ben.
o yüzden istemezsin ruhlarımızın sevişmesini.
sana sürekli birşeyler söylüyorum
duyduğunu tahmin edebiliyorum
bölük pörçük yazıların sebebi sensin, biliyorsun.
küllerimi farklı yerlere savuran da..
gökten bir elma düşmüş. beni yemiş bitirmişler..

sense bekliyorsun bir kızın dudaklarına değip dişlerinin arasında ömür boyu kalmayı.
bir karanlıkta iki aydınlık çok bize!
hoşça kal en sevdiğim.

25 Haziran 2010 Cuma

nefesim yetmiyor bana artik.
Konusamadiklarim nefesimi kesiyor. Mazgallarim yok. Tikaniyorum bazi zamanlar. Aglamak istedigim günlerden bu gün, arkadasìn babasì 'aglamak gücsüzlük degildir' dedi. Bunu cok iyi biliyordum ama sanìrìm kendime sarìlìp aglamak beni rahatlatmiyordu artìk. Kendimi kendime anlatmak sacma geliyordu. Tanìdìk, güvenli, huzurlu, yalnìz bir vücuda ihtiyacìm vardì. Sanìrìm kimseyi kendim kadar sevemedigim güvenemedigim yalniz ve huzurlu bulmadigim icin, bir baska kucakta aglayamiyordum. Tìkanmìstìm iste simdi. Gider kapanmisti uzun zaman önce.bir betonla kapatmistim üstünü. Patlamaya az kaldi.biliyorum! Sadece bir tek kucak istiyorum. Sadece birini kendim gibi sevebilmek istiyorum. Aglamak istiyorum. Nefesimi acmak böylece...

bugünüm

ağlamak istediğim anda ağlayamıyorum artık.
bütün yaşananlar içimde patlıyo.
bugün dolu dolu ağlayasım vardı.
bisikletimle günbatımına giderken,
rüzgarla karışık ağladım.
parçalı bulutlu bir hayatım oldu.
küstüm kendime.
daha güzel bakamadığım için
daha rahat olamadığım için
daha kendim kalamadığım için
genelde mutlu bi insanımdır.
bunu inkar edemem.
genelde mutsuz olduğum zamanlarda ağlamam
sinirlendiğim zaman
kendimi ifade edemediğimi düşündüğüm zaman

bu da böle bi yazı işte...

küller yağıyor üzerimize
ellerim cebimde yürüyorum
insanlar çoktan kaçmaya başladılar
fırtınanın da fazla gecikmeyeceğini öğrendik bugün haberlerde
bazıları ibadet etmeye başladı
bazılarıysa ülkeyi terk etmek için hazırlık yapıyorlar.
ellerim cebimde yürüyorum.
bir köşede sigara yakıyorum.
insanları izliyorum
tuhaf bir telaştalar.
zaten bilmiyor muyduk bu sonun geleceğini.
zaten hergün ölmüyor muyduk?
bazen bilinenden kaçmak, bazense bilinmeyenden kaçmaktaydık oysa.
uzun zamandır bekliyorduk bunu.
peki neden bu telaş.
ne bekliyorduk
mutlu son mu?
bunun sadece filmlerde olduğunu bilmiyor muyduk..?
şimdi hergün bir koyun gibi izlediğiniz yolları
belki hergünkünden daha hızlı geçiyorsunuz.
hamburgercinin önünden geçerken o enfes kokuyu duymuyorsunuz
aceleniz var.
tüm zorluklarla kurduğunuz hayat bitiyor
elinizi çabuk tutsanız bile kaçamayacağınız tek şey bu.
hep doğduğum yerde ölmek istemişimdir
benim de rahatlığım bundan sanırım.
kimsem yok
evde bir kedi ve bir su kaplumbağası dışında.
fırtına geliyor.
ülkenin daha önce hiç böyle bir fırtına görmediği söyleniyor.
ihtiyarlar aralarında konuşuyorlar.
kaybedecek birşeyimiz yok diye seviniyorum.
fırtınayı, bir barda biramı yudumlarken seyredip bir yandan felaket haberlerini ihtiyarlarla izlemek tek planım.
yani değişen bişey yok hayatımda.
hergün gittiğim bara gidip, yaşlılarla küfürleşicem vs.
bi kaç güne şehirde kimse kalmaz.
sadece küller ve benim gibi hiçbirşey için acelesi olmayanlar..
kül yağıyor.
ellerim cebimde.
içimde bi şarkı.
son kez yürümek de ilk adımlar kadar önemliymiş.
şu bi gerçek ki son adımını hatırlayan tek insan ben olucam..

24 Haziran 2010 Perşembe

çok garip bi gün oldu yawrular. tiksindiğim oldu. sevdiğim oldu.
anlamam gerekenleri anladım. şimdiye kdr anlamadıım için yoruldum.
bazı anlar vardır herşeyi anlar ya.. işte o anlarda olmak istiyorum. seni anlamak zor! sana ulaşmak herşeyden zor! kutundan çıkarsan bi gün haberim olsun. herşeyi kaybetmeye hazırım sanırım. istediğime ulaşmayınca çıldıran bi çocuk diilim.olmıcam ya da! seni istiyodum. meğer ne yorgun sevgilerden gelmişsin. meğer bi su istiyomuşsun sadece benden. meğer ben yanlış anlamışım seni. kendimi sana bırakıp serinlemeye ihtiyacım vardı. meğer sen çok üşümüşsün. sıcacık bi yuva ararmışsın.
ben de hiçbişey bırakmayan bi adam oldu. bende ben bırakmadı o. bir kedi sevdim dışarda. kucağımda. bir kedi sevdim şu anda çooooooook uzakta..

20 Haziran 2010 Pazar

tatildeyim. benim tatillerim sizlerinki gibi geçmiyor. fazlaca sorumluluklarım var ve yapmadıım zmn da biraz rahatsız oluyorum. işte böyle. yazamıyorum çünkü düşündüüm anda yazabileceğim bi durumda diilim. bunu nie yazdım onu da söliyim içim sıkılmıştı çıksın içimden istedim. ohhh...

15 Haziran 2010 Salı

!

"iç ses" yazısı her ne kadar basit gelse de sizlere benim için anlamı büyüktür.
çünkü o adamı hiç tanıyamıcak olmak lanet gibi birşeydir.
laneti bozup büyüsünü yaşamak istersiniz ama izin yoktur. sınırlar bellidir.
sınırı geçtiğiniz anda alarm çalmaya başlar.
kapkara köpekler sizi kovalarlar.
o köpeklerin elinden sağ salim kurtulacağınızı bilseniz, belki katlanırsınız ısırıklarına. çünkü o tanınası birşeydir şu anda sizin için.
tanındığı anda büyüsü kaçabilir. tadı bozulabilir. ama o tanımak istemek ancak hiç tanıyamayacak olmak hissi sizi ona daha da yaklaştırır. adete onun nefesini hissedersiniz. onunla yemek yersiniz. onunla bikaç yudum su içersiniz. onunla şımarırsınız. onunla bikaç kural ihlali yaparsınız. onunla sevişirsiniz (ama o yoktur). o,kendi evinde geçmişinden gelenlerle beraber olur. o kendi evinde kendi bardağından suyunu içer. kendi küçük sınırlarında kendi kendine sizi hiç aklından geçirmeden yaşar gider. çünkü o sizi hiç görmemiştir. hiç tanımamıştır. aslında bir gece hiç öpmemiştir sizi. aslında bütün bunlar bir kabustur. ve kabuslar gerçeğe asla taşınmazlar. onun gözkapaklarındaki kirpik kadar olamazsınız. onun zekasında basit bir düşünce bile olamazsınız. belki de bir hiç bile olamazsınız. evet iç ses yazım özeldir benim için. bırakın öyle kalsın. içimde hiç bilmediğimiz hiç tanımadığımız bir adamla yaşıyım bi süre..bırakın..halime..kendi halime.

14 Haziran 2010 Pazartesi

iç ses.

hiç tanımadığım bi adam vardı orda.
çok tanıdık gelişi korkutuyordu.
öpüşü tanıdıktı. elleri tanıdık, kokusu tanıdık..
sesi içimde yankılanan bi adam.
hiç bilemicektim kimdi
elleri elimde, nedendi?
hiç bilemicektiniz kimdi
olmayışı, olamayışı yaktı
içimde ,ona dökülen tüm nehirler kurudu
yalnızlığımda yürüyordum
çöldüm artık
bir seraptı görüdğüm
öp beni diyen içimi duymuş olmalıydı
hayır dememe kalmadan gitti..
hiç tanımadığım bir adam vardı orda
gözleri güzeldi.rengi güzel.
bir an için mutluydum
bir an için çöl olduğumu unutup, akabilirdim içine.
sadece bi an için tanıdım sanmıştım.
öptü gitti
çekti gitti.
isim yoktu.
final başarısızdı.
tanrı benim filmimi yöneten en kötü yönetmen seçildi bugün.
iyi seyirler..

13 Haziran 2010 Pazar

kafası her daim güsel damla:)

hayat geri sarıyordu. evet duyduğunuz anlamıyla hem de. ben de çok korkmuştum. insanlar geldikleri gibi gidiyor, sınavlara sonuçlarından sonra giriliyor. önce bebekler oluyor, ardından sevişiliyordu.telefonla konuştuktan sonra telefon çalıyor, evlendikten sonra insanlar tanışıyordu. bunların bi çoğunu yaşadım ben de evet. can sıkıcı bi hayatın merkezindeydim önceleri. derken bu büyük olaydan sonra bir açık bulup bunu kullanmayı başardım. zamandan yok olmasını istediğim herşeyi sildim. ancak silerken yeniden yaşamak zorunda kaldım sadece bikaç saat sürdü. inanması zor biliyorum. ve zamanı yaratan da biziz. onu uzatan da. bunu farkettiğimde herşey çok kolay olmaya başladı hayatımda. zamanı durdurmak istediğim en güzel anda durdurdum. zihnimin play tuşuna baskı uyguladıktan sonra devam ettim yaşamaya. neler yaşadığımı burada anlatacak değilim. hayat ve zaman onu kullanmayı öğrendiğinizde güzelleşiyor sadece. bir açığı vardır herşeyin. mükemmel bir tanrıdan gelmediğimiz gibi.hadi kalın sağlıcakla. bir gün bulursunuz yolunu ne de olsa...

11 Haziran 2010 Cuma

bankada sıra bekliyordum.
numaram 968 di. unutup unutup bir daha bakıyordum.
böyle zamanlarda bir tür boşluk hissine kapılırım. çantamı karıştırmaya başlar, önemli birşeyler arıyormuş gibi yaparım. sonra o da kafi gelmediğinde pes eder çevremdeki insanlara bakarım. giydikleri kıyafetlerden, saçlarının biçiminden bir süslü karakter analizi yaparım. sonra kendi içimde bu bilmişliğimle övünürüm. dışarıya sadece kibirli bir gülümseme sızar.
bu ayrıntıları niye mi anlatıyorum. çünkü hayatımın parçaları.. yani o anlar da yaşandı. 968 olmadan önce numaraların olduğu kırmızı ışıklı tabelalara gözlerim daldı. o süre zarfında, kendimi sevdiğim adamın kollarında hayal ettim. yani öyle bir adam olmasa da varmış gibi hayal ettim, onun olasılıksız varlığıyla mutlu oldum. onunla hiç gezmediğimiz bir kasabada el ele gezdik. arada bi insanların gözleri önünde öpüştük ki, bu gerçekte yaptığım bişey değildir, hayalime nasıl bulaştı bilinmez. onunla bu kasabada yetişen her meyveyi tattık. üzümleri ezen insanlara yardım ettik. sadece benim şımarıklığımdan yaptık bütün bunları. bir köylü evini bize kiralamıştı. ben biraz daha gezerken onun bana güsel bir akşam yemeği hazırlamasına ne demeli.. o yemyeşil pencereden benim gelişimi bekliyormuş meğer. ona aldığım karadut şarabını minik ellerimle arkamda saklamaya çalışıyordum ben de. beyaz elbisemle yine kendimi bir melek gibi hissederek kapıya koştum. şarabı gösterdim pek bi mutlu oldu. içmeyi severdi. içmeyi sevmeyen bir adam hayallerime giremezdi zaten. rüzgarla dans eden beyaz tülün ardındaki balkonda beni bişeyler bekliyordu. çıplak ayaklarım ahşap evinde mutluydu. balkona gidene kadar dans ettik olabildiğince yavaş.. ve sanki upuzun bir müzik eşiliğinde. boynumda elleri.. yumuşacık.içim titriyordu. dışım bunu biliyordu. utangaç bir çocuk nasıl olabiliyordum birden. bazense şeytan kadar günahkar..şeytan kadar seksi.şeytan kadar ölümsüz. elimi tuttu. en küçük parmağımdan öptü. beni böyle öperdi çoğunlukla. küçük küçük. uzun ve tadı kaçana kadar değil.. sonra akşam yemeğini gördüğümde yapıştım dudaklarına. bi ısırık aldım. ben de böyle kaybedecekmiş gibi öperdim onu. ısırıklarım beni ona her an hatırlatsın diye sanki.. karadut şarabımızı onun hazırladığı lezizzz(ımmmmmmmmm) yemekler eşliğinde içtik. gece olmuştu güzel sohbetlerimizin ardından. ben en son kucağında yudumluyordum son kadehimdeki şarabı.
uykum geldiğinde huysuzlaşmaya başladığımı gayet iyi bildiği için, beni kucaklayıp bu köy evimizdeki yatağımıza yatırdı. kollarımı ayırmak istemedim boynundan. bi bacağımı onun üzerine atarak, bir kedi kadar huzurlu uyumuşum.

-hanımefendİ! HANIMEFENDİ!

-...

-968

-...

iç pürüzü.

* ilk ve son görüşte aşk vardır.
* ilk kez gibi buluşup son kez gibi sevişmek vardır.
* insanların başkalarını sevmelerinin tek sebebi, karşı taraftan gelecek olan sevgidir. çünkü insan içten içe kendine aşıktır. ben bu aşkı dışa vuruyorum ama bunun böle olduu gerçeği deişmiyo:)
* hayatımda çok zorlu bi dönemden geçiyorum. ve tamamen yalnızız görüyorum ki.
* bir ilişkinin bu arkadaşlık bile olabilir, illa kavgayla sona erdirilmesi kabul görüyor çevremde görüyorum ki, yani insanlar konuşarak, düşünerek böle bi bitirme kararı alamazlarmış gibi. teyyyy...
* bazen görünmez olduğuma inanıyorum. yo o kdr mı kötüsün demeyin, zira içinde yüzdüğüm düşünce denizinde yanımda kimsecikler yok.heh ztn olmamalı da.herkes kendi işini kendi çözmeli.
* bazı arkadaşlarıma bazı zamanlar çok alındıım oluyo. ve bazılarının bu halimi görmesini, bu halimden kaçmamasını, beni biraz oyalamasını dilerdim hiç diilse.çünkü bu kötürüm halime bir tekme daha atanlar oluyo. gerçekten acı çekiyorum gerçekten onlara değer veriyorum çünkü. nolur yapmasınlar..
* sivilcelerimden korkmaya başladım. içimden bir kurbağa çıkıyo sanki. yarından tezi yok önce kadın douma uğranıcak, kafi gelmezse karaciğerlere baktırılacak. ee peki babamdan nasıl para isteyebilirim?? kaç gündür becerip de söleyemiyorum.
* bugün veyselle konuşmak iyi geldi. soner abiyi görmüş olmaksa paha biçilemez:)
* ve bugün anladım ki ben yön bulma özürlüyüm. doum günümde bi pusula alın.(alınacaklar listeniz uzadı biliyorum ve biliyorumm ki hiçbirini almıcaksınız:)) bugün veyseli dolaştırıp durdum. en sonunda buldum. ama bi yerde okumuştum. yengeç burçları yan yürüdükleri için gibi bi benzetme ..aman neyse. kestirme olduunu düşündüümüz bi yola girermişiz ama işin içinden normalinden daha uzun sürede çıkarmışız:)) evet bu bana uygun.
* bu arada yükselenim koç. yani özgür insan çizgim burdan, evcil insan çizgim de yengeçten geliyiiii.
* hayır burçlarla o kdr da ilgili diilimdir.
* yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar türküsü tamamen bnm gibi sevdii insanları yakınında tutmak ieteyen insanların türküsü. halbüküsü, yüksek bir tepede evim olsun isterim içinde bir gün çözmeyi başarabilceim teknolojilerle.
* hah. kendimle dalga geçmeyi pek bi severim. ancak bunu başkaları yapınca aynı kafa olmaz.biraz içerlenirim. puff sora geçer.
* anneme inat saçlarımı boyatmıcam. sönük insan olmaya dvm etcm yani. hem beyazlarım da iice görünür oldu. yaşlanıyorum mutluyum. bi an önce olsun bitsin herşey..
* ama bilirim ki kazanan sabredendir. ve kendimden sabırlı bir yaşıtımı daha görmedim. he belki bikaç tane evet. ama bu sabrı, zorluklarda gösterebilmeme rağmen, mutluluklarımda gösteremiyorum. yani mutlu olunacaksa hemen olunsun gibi sanki:)
* bu yazının başlığı iç dökümü olmalıymış diyenler götlerini kaldırsın.:D ayh çok ayıp. ağzım bozuk zihnim kaçık.
* eer babamdan para alabilirsem dövme yaptırcam.çok canım acıcak mı teyze? ben kan bile aldırmaktan korkmuştum:(
* hızlı ve öfkeli aynı anda olunmaz. çünkü hızlı bi insanın bişeye öfkelenicek kdr dikkati olduunu sanmam.pırrrrrrr geçer gider:)öfkesi de hızlı olur eer illa öfkelencekse.
* bazen bi insan için dersiniz ki, oha lan bu insan beni anlayacak bi insan. aynı frekanslardasınızdır ne derseniz diyin buna. ama sonra o insanın aynı düşüncelerde olmadıını görünce birbirlerine çok yakın frekanslarda farklı dillerden çıkan seslere benzetirsiniz durumu. ve hiçbirini anlamazsınız.
* keşke keyif kahyaları olsaydı. ama muhtemelen pahalı bişi olurlardı.
* ben robot olsam, siz yağ.
* leyla ile mecnunun aşkı manyak bi aşktır. buna özenmeyiniz. zira ben denedim olduramadım. ama kopuktu kopuktu zincir olduramadım.ne yaptım ne ettimse bir yol tutturamadım.:)
* şimdilik iyi geceler iyi sabahlar.
* beni bir tek sen an' larsın.
*

9 Haziran 2010 Çarşamba

7/24 kapalıyız.çaktırmayın iflasın eşiğindeyiz.

yazamayacak kadar kapalıyız. lütfen nöbetçi bir bloga gidiniz.ihtiyacınızı ordan karşılayınız. yok sabah olsun diye beklerseniz, buyrun bekleyin. ancak sabah da bir yakının düğünü sebebiyle yokuz. iyisi mi siz uğramayın bu bloga. burda size hayat yok, ilaç yok. kelin ilacı olsa kendine sürerdi efenim. az uzak durunuz. ben öyle yapıyorum. kendimin yakınından dahi geçmek istemiyorum. burası pek hasarlı sizi bozar abicim. bu blogu bloke etmenin vakti gelmiş ve çatmıştır. yerimize yeni ve daha şık bloglar gelecektir elbet. evet biliyorum çok üzüldünüz. burası sizin için eski bi bakkal kadar keşfedilesiydi. sırlarla dolu bi mekandı. rutubet kokardı ve saire. ama bunların işi bitti. böle antika bloglar iş yapmıyo artık. sahibinin buhranlarını dinlemeye gelmediniz sonuçta. sahibinin yüzü gülse, sizi güleryüzüyle karşılasa isterdik ama meymenetsiz kadının teki çıktı işte napalım. ya bi süre daha siz hastalar sakin sakin bekleyeceksiniz bu dölü kadını. ya da dölü kadın kovacak hepinizi. evet yaşlandım.bi bastonum eksik. cır cır konuşan biri oldum antidepresanım eksik. uyku bozukluğu çekiyorum. bir fille uyuyorum günlerdir. kedimi özledim o eksik.buradaki boşluğu doldurunuz derdim ama sırt çantamla ve bi adet baileysimle tatil yapmaya ihtiyacım var.lütfen bizi anlayınız. tekrarlarım olmuştur elbet bağışlayınız. bu blog bi kan kaybıdır. yaşatınız demek isterdim ama kan kaybından saçmalıyo da olabiliriz. en iyisi mi siz bize aldırmayınız. daha güzel yazılarda çayır çimen serinleyiniz. güneşleniniz. bizim blogda yağmur bulut çamur hakim..ve biz çokca griyi severiz. heh bunalmak isterim derseniz hayır buna izin veremeyiz deriz. çünkü mutluluğu hiç tatmamış bi blog diiliz. şuanda kısmi felçteyiz. yüzümüz gülmüyorsa bundandır. aman içerlemeyiniz.
not: http://www.ikincieldaktilom.blogspot.com

Kırık (Nil Karaibrahimgil)

7 Haziran 2010 Pazartesi

öz eleştiri. özelleştiri.

konuşmayı sevmem bunu çoğunuz bilirsiniz.
yazmayı severim. sanırım ilkokul yıllarımdan beri.
içine kapanık olsam da ilginç bir arkadaş grubuna sahibimdir.
yani, ben ne kadar yalnızım, ölüyorum, bitiyorum yalnızlıktan desem de, onlar bi yerlerde beni dinlemeye, aramaya hazır bekliyordurlar.
çünkü dediğim gibi konuşmayı sevmem. konuştuğum insanlar özel oluyorlar benim için. ve ne zaman bir arkadaşımla konuşsam, derdim ne kadar içler acısı olsa bile, konuşuyo olmama sevinirler içten içe. evet sarılabildiğim az insan var. genelde dokunmaktan da hoşlanmam. bi süre kimseye sarılamam. bi süre kimseye içimi dökemem. bi süre ağlayamam yanlarında. güçlü duruşumu bozmak, içine girdiğim cam fanusu kıracakmış gibi gelir. bir ablam var çoğunuzun tanıdığı birisi. şimdi uzak ve güzel bir kasabada. sırça kızım der bana. ne kadar severim bu lafı. halbuki kırılgan olmak iyi midir? toparlanmayı biliyorsan belki. bana bu dünyadan değil gibi farklısın der.
istediğim sadece diğerleri gibi olabilmek aslında. şimdi beni ilk okuyacak olan arkadaşıma burdan sesleniyorum. herhangi birinizle konuşmaya ve omzunuzda ne kdr güçsüz görünsem de ağlamaya ihtiyacım var. sahile gidip iki bira atasım var. yalınayak gece o denizde koşasım var. birisi gelsin benimle oraya.orda size ihtiyacım var. beni dinlemenize ihtiyacım var.konuşmadan içimi anlamanıza ihtiyacım var. sorularınızı sormadan sadece dinlemenize..
belki hiçbiriniz okumayacaksınız. yine de buluştuğumuz ilk gün, herhangi birinize sarılıp, üzerinizdekileri gözyaşlarımla ıslatasım var.

7yi severim.

yağmur yağıyordu. saçları yeteri kadar ıslanmıştı, ama yolun geri kalanında aklına geldi elindeki poşeti başına kalkan yapmak. bir tekel bayii gördü yolun solunda. bir beck's, iki de tekel birası aldı. aklına üşüşen cümleleri, bir an önce gidip yazmalıydı. saçları, ıslak yüzüne tutunuyordu. anahtarını eve girmeden çok önce hazırlamıştı. dış kapı açıktı.burada zaman kaybetmediğine sevinmişti. merdivenleri ikişer üçer çıktıktan nihayet evindeydi. biraları buzdolabına koymuş, birini açıp balkona gitmişti. bişeyler yazmak için laptopın başına oturduğundaysa artık yazacak bir şeyi kalmamıştı. tüm cümleleri, yolda poşetinden düşürmüş gibiydi.

Vega-Bu Sabahlarin Bir Anlami Olmalii

762010

sanırım artık mutsuzum burada.
istanbul.
canımı çekiyor içimden hergün.
oltasını atıyor ruhuma. tüm mutluluğumu daha canlıyken yiyor.
gücünü kendinden al damla diyorum.
bir yer olamaz seni böylesine mutsuz eden diyorum.
kendinsin bunu düzeltecek olan diyorum.
diyorum ama duymuyorum.
gitmek isteği.
alışamamak sıkıntısı.
ve bu sıcak. tüketiyo beni.

damla

aşağıya doğru düşüyordum hızla.
ayaklarının üstüne düşmek tenine işlemek istiyodum
yoksa beyaz kaygan bir zeminden kapkaranlık bir delikten geçicek,
hem kendi ölümümü, hem de arkadaşlarımın ölümünü izleyecektim.
yo bunun olmasını istemediğim gibi, onun teninde kalmak, gözeneklerinde hapsolmak istiyordum. kurulanışını izlerken heyecanlanmak. o görmese bile beni, ayaklarında seyahat etmek istiyordum.
biliyorum bu çok saçma gelicek sizlere, ama kim karışabilir ki?
sevmek ve ufacık da olsa birşeylerden heyecan duyabilmek, sadece size mi mahsus sanıyordunuz?
aşağıya doğru düşüyordum hızla.hızı sizin zaman diliminize göre değerlendiğimde bu böyle. yoksa benim için bir yaşam demek.bunu anlamanız zor olucak. saçlarını görüyordum önce. açık kahve saçları,köpüklü bir alnı, burnunun ardından o pembe dudakları. rengarenkti..düşerken güzel kokular yükseliyordu. heyecanımdan bayılmak üzereydim.sırtını görebiliyordum.bir kaç leke.birkaç sivilce. yine de kemiklerinin üzerinde çekici bir yer kestirmiştim gözüme. umuyordum ki dünyasını görebileceğim bir yere düşüp(tabi o kadar şanslı sayılmam), buraya yerleşeyim.
ellerini saçına getirdi.
yooo hayır..fazla sayılamıcak kadar kaslı kollarını gördüğümde, gözlerimi alamadım ondan. diğerlerinin nereye düştüğü umrumda olmayacaktı. ne yapıp edip, gözlerinden girmeliydim hayatına. ellerini musluğa getirdi.suyu kapattı. ses biraz kesildi. içimden geçenleri duyacak diye endişelendim. utandım biraz da. son bi kaç damla daha akıyordu. başını yukarı kaldırdı, kapatamadığını anlayınca.su sesi tamamen kesildi.
....
uyandığımda, belki de ilk defa şanslıydım. yeni yaşamıma onunla birlikte devam edebilicektim. o bilmese de. onun odasını görebilicek, çalıştığı masanın üzerindeki fotoğrafları görebilecek, ona hangi rengin daha çok yakıştığını bilebilecektim.
uyandım.
şanslımıydım bilinmez, gözlerinin içine düştüğüm için midir bilinmez, yatağımızda bir kadın vardı. ayakları bacağımıza değiyordu. içimiz ürperiyordu.hissedebiliyordum. saç telleri sırtımızda konaklıyordu. bu değildi görmeyi beklediğim doğduğum günde.
adam uyandı.şanslı mıydı bilinmez, gözlerinin içinde ben varım diye mi bilinmez, kadını, dün geceki kavgalarından sonra yanında çırılçıplak bulduğuna sevinmişti. onu kaybettiğini sanmıştı tamamen. bu yüzden bıraktı beni gözlerinden.yanağından geçerken kadına bakıyordum. güzelliği büyüleyiciydi. tüm kusurlarıyla büyüleyici. yatağa düştüm tahmin edemeyeceğiniz bir hızla. canım yandı düştüğümde.
birbirlerine sarıldıklarında kurumuştum.

6 Haziran 2010 Pazar

662010

bir yaram var.
vücudumun ya da ruhumun neresinde bilemiyorum.
ama biri var ki;
nerde ne var, benden iyi biliyor.
bazen çok mutlu ediyor bana beni unutturacak kadar
bana kimsesizliğimi terk ettirecek kadar,
bazen gidiyor.
gidişi sadece onun bildiği o yarayı açıyor.
bir bataklıktaymışım gibi çekiliyorum yaramın içine.
üzme beni diyorum ona.onun duyamayacağı bir yerden, onun duyamayacağı bir iç sesle belki.
canımı acıttıkça büyüyor.
büyüdükçe bataklık büyüyor.
kurtar beni diyorum.
onun uzanamayacağı bi yerden belki.
boğazıma kadar sevgisine battım.
boğazıma kadar çığlıklar..
ellerini bir veriyor, kurtaracak sanıyorum.
gülüyor bu halime.
oyun oynar gibi bırakıyor sonra ellerimi.
kaygandır elleri bir balık gibi.
tutmaya çalışmak taa başından bir hata.
açılan bir yaranın içine girmesi,
gözlerime uzun uzun bakışı, hepsi bi hata.
ölümsüz değilim ki yaşayayım bu oyunu onunla.
acı kapladı içimi.
binlerce gülen surat koysam da şuraya anlarsınız halimi.
siz de içimdeki siyah kitabı okudunuz artık.
yo haksızlık edemem ona.
mutluluğum dünyada görülmemişiydi çünkü.
en son çocukken yaşamışızdır bu mutluluğu.
en son onunlayken..

kabus.

madem artık günlük tutacağım, size şu kabusu anlatmadan edemicem.
önce güneşli gün riyası gördüümü sandım. deniz kenarındaydım.insanlar denize giriyorlardı. derken bir yunus göründü. ama siyah beyazdı biraz balina biraz köpekbalığını çağrıştırıyordu. yunus gibi şımarıp duruyordu. insanlara yaklaşmaya başladığında önce yunussss die bağırdım.sonra da aslında yunus olmadığını farkedip bi panikle, "balina bu" diye çığlık atmaya başladım.insanlar güldüler bu tepkime. sanki sadece ben onun balina olduğunu anlamış gibiydim.
sonra nasıl olduysa kaçarken bi yerlerde sıkıştım kaldım.
artık belli olmuştu. bir kabusa doğru gidiyordum.
çok mutlu olduğum bi anda, yani yalnızlığımı doya doya yaşadıım bi yerde, babamı gördüm. yine bi iş yaptırcaktı sanırım. beni bulduuna sevinmişti. tam sözüne başlayacakken, beni nasıl buldun baba niye geldin dedim. o da arabasıyla ilgili bi sorun olduunu, dükkana gitmemiz gerektiğini söledi. öfleyip pöfledikten sonra, dükkana gittik. babannem hastaydı yine fakat ayaktaydı. yani kalkmıştı. daha bi dinçti. ama hastalığı sürüyordu.neyse.. babannemi o şekilde gördüğüme sevindim. sonra nasıl olduysa babannem yanlışlıkla gazeteyi yaktı. sonra büyükbabam da babanneme bişey olmasın diye, elindeki gazeteyi aldı. sallamaya başladı. salladıkça alevler arttı. ben "yere at büyükbaba" diye bağırırken hiçbirini duymuyor gibiydi. yere at yere at.. bırak o gazeteyi derken. dükkanın bi köşesine ama gazetelerle dolu bir köşesine gitti. bir köşeye çömeldi. ve o anda o yangının içine giremedim.kurtaramadım. canımı yakan bu da diildi sanırım. yangını içine çekiyodu.elinde bir teneke vardı. içinde yangın( biliyorum saçma gelicek) zehiri içine çeker gibi bi hali vardı. ölmek istiyodu. çaresizce ona baktım. yapma dedim. bişey yapamadım. o heybetli adamın köşede kendi canına bilerek son vermesi, hem de o şekilde ...çok canım yandı. hatta yazarken bile ağlıyorum.
uyandığımda öğürerek kalktım. gözümden bikaç parça yaş aktı. ve bütün günüm de kötü geçti. çok canım yandı. paylaşmak istedim. beni okuyanlardan başka bişiyim yok çünkü pek..iyi geceler..

5 Haziran 2010 Cumartesi

birini çok özlersiniz
yüzyıllardır tanıdığınız biridir o.
sevgi pıtırcıklığına son veren bir ilaç üstünde çalışmalara başlamak şart.

4 Haziran 2010 Cuma

yavaş yavaş soldu balkondaki ortancam.
suladım da.
konuştum da onunla.
öptüm de çiçeklerini.
peki neden bu kadar çabuk terk etti beni?
elinden gelenin en iyisini yapan için bu ayrılıklar ne kadar da boğucu.
şehir hayatı üstüme gelirken bu cehennemden çıkma günlerde.
evimdeki ortancama sarılırdım.
yapraklarının yeşiliyle mutlu olurdum.
toprağına dokunurdum.
huzur bulmama yeterliydi.
mavi ortancalarım öldü.. belki bir başka yaza yenilenir.
küçükken babannemin bahçesinde, balkonun kenarlarında pembeli morlu açarlardı.
solduklarına şahit olmazdım genelde.
bir çiçeğin solması bir insanı ne kadar üzebilir ki..
beni çok üzüyor.
bir hayali paylaşmıştım ben onunla.
bir gece yarısını.
bir sabah mutluluğunu.
bir çiçeğe bile bakamadım diyorum şimdi.
bir aşka bir çocuğa bir aileye nasıl bakabilirim ki..
bir canlının gözlerimin önünde solmasını izledim.
saniye saniye gördüm onu can çekişirken.
gökyüzünü kucaklayan yaprakları
küskün, ellerini cebine sokmuş bir çocuk gibi.
kimsem yoktu evimde.
yüzümü yıkardım, sonra onun yüzünü.
ilk günaydınım onaydı.
son tatlı rüyalarım ona.
bir yerlerde dikili ağaçlarım çiçeklerim var.
ama burada değil..
benimle yaşıt bir dut ağacım var.
babamın hediye ettiği bir armut ağacım.
yoncalarım var bir başka bahçede.
artık onların bir yerlerde solmadığını bilmekle avunmalıyım.
bir çiçeğe bile bakamadım.
ağlarım.

3 Haziran 2010 Perşembe

seninle bir tam onda hiçim.

asfalt kadar sıcağım yakıyorum kimi zaman,
bir dağın doruğunda soğuk, sevgiliye henüz erimemiş kar tanesiyim.
sense bir ten hatasısın
bir sürgün yeridir tenin bana.
en sıcak iklimlerden gelmiştim oysa kucağına.
havaya astığım, durmuş bir saattin.
kursam seni yine de yürümezdin bana.

şişede yarım kalmış bir şaraptım
sen sadece yatakta yarı çıplak bir kadın görüyordun.
elim eline değse
donuyordum.
sıcak içilendim bilmiyordun.
yüzündeki hüzün rengi bir yalandı seni bana getiren.
her sevgide sevgiliye tam kendine yarımdın.
şimdi ben bir tamım sense hiç..
an tutulmasını izliyorum,

gözlerimi kör edercesine karanlık.karanlığın içinden bir an geçiyor.

zamana birinin eli değiyor.uyandırıyor onu.işte o zamna an tutulması sona eriyor.

ayet1

ben artık milyonlarca hiçkimseyim.sizin yerinize yersizim.
apartmanlarınızdan görebileceğiniz kadar yakınım size. bi bira açıyorum hergün niye bilinmez.
bi yaşam seçip oynuyorum.
ne de olsa hiçkimseyim. hiçbirşeyi yapma hakkına doğuştan sahibim.
apartman boşuluğunda bir intihar,
çatıya çıkmış bir kedi,
çöplükte bir karga
niye?
hiçkimseyim herşey olmaya çalışırken siz.
sizin hepliğinizde sizin repliğinizde bir hiç.
görebileceğiniz kadar yakın dokunabileceğiniz kadar güzel.
ben hergün niye mi içiyorum.
çünkü ben hiçkimseyim milyonlarınızın yerine.
eteklerimin içinde rüzgar bayram ederken
utana sıkıla ben, hiçkimse.
sen sen olamazken ben milyonların yerine ..
dudaklarım parçalanıyor öperken rüzgarı.
içimde bir fabrika gibi çalışan düşünce
sonra bi de düşünce, hiçkimseyim.niye?
çiçekleri severim.onlar yeryüzünün yıldızları ..
ağaçlara sarılırım kimsem yok diye.
toprak gibi kokar ter gibi akarım etlerinizden niye.
parmaklarımın arasında dolaşan krem rengiyim.
sessizliğim sizde bir hiçliği çağrıştırıyorsa da, dokunmayın yalanlarıma
ben hep böyleyim.
peşinizden gelmedim diyeyse görmezden gelişiniz,
susuyorsam içimden geldiği gibi,
hepinizin yerine hiçkimseyim.
ve bilin ki hissettiğim yaşanacaktır.
gününün farkına varmadan sizler.
kıyamet sanacaksınız
üfleyeceğim yalnızlığımı surdan.
çiçekler başınızdan akacak, yıldızlar ayaklarınızı yakacak o gün.
siz kıyamet sanacaksınız.
hiçkimseyim ben hepinizin yerine.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

ilişki itaattir.
itaat etmeye katlanamayan insan isyan başlatacaktır elbet.
sadece aşk, özgür bir ruhta barınabilir. ilişkisiz de var olabilir.
aşk göçebedir. güçlüdür bu yüzden de.
ilişki şehirlidir. yalanlarla yaşar. maddiyatla beslenir.
yine de her ikisi de bizim seçimlerimizle olur. ikisini de denemeye değer..

25 Mayıs 2010 Salı

düş salgını 9

düş salgını başladı. siz kaçın. ben düşlerken ölmeliyim.
ruhlarınızın çitlerinden atladığınız an, gerçeğe varıyorsunuz.
orda biri var. bu salgından kurtulmayı başarmış, bağışıklığı olan biri.
gerçekte, düşleriyle kalmayı başarabilen tek insan.
ben onu sizin gördüğünüz gibi göremicem bir daha.
benim için bir kaşife benzicek belki ya da ne biliyim, bir zaman tüccarına.
ağaç dallarını andıran kanatlarıyla, bir prense belki.

ama sizin gördüğünüz gerçeği, damarlarımda gezinen yüksek doz düş yüzünden göremicem.
onu sevdiğimi söyleyin ona.
hadi acele edin.

...


yüzleriniz değildiniz siz. ancak sevilen insanı olduğu yüzüyle görememek de acıymış.
burda kalarak hata mı ettim dersiniz?
yo hayır..
çünkü çitin diğer tarafında dokunmak yasaktı bize..

24 Mayıs 2010 Pazartesi

13

sandığınız gibi değildi.
ne yüzü önemliydi
ne teninin rengi..
bedeninin içinden geçebildiğiniz anda ziyafetiniz başlıyordu.
çoğumuz yanıldık.
beden kapısının içinden geçmeye korktuk mu bilinmez.
günün birinde bir adamın kapısını araladım.
yüzünden renkliydi ruhu.
cennet dediklerini yanlış anlamışız.
cennet orda başlıyordu.
ırmaklardan aşk akıyor, kana kana içiyordum.
şifa buluyordum
saatler eriyordu sıcağında.
sesim susuyordu kucağında
enstrümantal kayalıklarından atlıyordum
düşüp boğulurum diye beklerken tadının denizinde
kanatlarım oluyordu aşktan
her çırpışımda saçılırdı bilinen tüm hislerin aşk hüzmeleri
adını hiç duymadığınız hisler de vardı çünkü orda..
belki de sadece o adamda.
bir kadehe konuyordum
başkalarının dudaklarının hiç değmediği bir kadeh..
içinde yüzülesi alkolün sarhoşluğuydu adam.
daha önce hiç gitmediğim aydınlık bir vadide uzanıp,
ruhunun gecesini bekledim.
yıldızlar buradan nasıl görünür merak ettim..
sonra kristallerin birbirine değerken çıkardıkları sese benzer bir sesle
bir bir doğdu yıldızlar..
gece yoktu burada anladım.
ışığı kör ediyordu köreltiyordu tüm kibirli hallerimi..
tertemizdim. duştan yeni çıkmış kadar ıslaktım.
sandığınız herşey, bildiğinizi sandığınız o aşk masalları
hepsini unutun o kapıdan sonra..
bir daha o kapıdan benden başkası girecek olsa bile,
kurallarınıza ve kılavuza ihtiyaç duymayacaksınız inanın.
çünkü doğrularınız yalanlardan başka birşey doğurmamıştır bugüne değin,
çünkü onun içi sizinkinden hep daha derindir.
çünkü o sandığınız gibi değildir.


kum taneleri gibi görünse de,
fırtınalarınız varsa eğer sizi acıtmaktan çekinmeyecektir.
bazı kadınlar için hayat bir resim sergisi sanki.
boyanıp kuşanıp olmadıklarını olup bir tablo gibi asılırlar hayata.
sergiye gelen kadınseverler baktıkları tabloları anlamasalar da alırlar en fiyakalısını.
çok saçma.hadi itiraf edelim.

07979

ışığa toplaşmış toz taneciklerini hissedebildiğim kadar hissedemedim seni.
bu yüzden bitti aynı tabloda sözleşmeli renkliliğimiz.
şimdi sen başka tabloda bulut,
ben başka fırçada bir umut..

19 Mayıs 2010 Çarşamba

doğum günü..

bundan 20 yıl önce sarı mı sarı bi bebek dünyaya gelmiş.ismini fısıldamışlar kulağına..gizem..
konuşmuş yürümüş gülmüş..
hepimizin yürüdüğü yollarda yürümüş.tökezlemişse de bazen.dimdik durmuş hayatta. kırılganlığına rağmen güçlüymüş o.
kalbinin kırıkları üstünden ayakları çizilse de yürümeyi sürdürmüş.
hep güselmiş o.
derken bir damlası olmuş günün birinde.
damlası ona tutunmuş ona ağlamış çokça.
onunla gülmüş.
birlikte yürümüşler.
birlikte uyumuşlar.
birlikte günleri aralmış birlikte güneşi ısıtmışlar.
damlası onu çok sevmiş.
iyi ki doğmuş benim gizemim.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

bir düşüm var ki düşmüyor yakamdan.

sallanıyor bir ağacın dalında kadın

boynundan asılı.

son sözünü söylediyse bile onu duyan sadece şu karanlık orman.

sunmuş olsaydın ona

ayın parçalarından,

bir umut kırıntısıyla yaşamayı da bilirdi.

11 Mayıs 2010 Salı

izci sözü

biri sizi üzebiliyosa,
o kişiyle mutlu olabilirsiniz çelişkisini doğruluyorum.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

nefretlik.

birini öldürmek zor mudur söyleyin..
çünkü bazen birini öldüresim geliyo.
öldürecek kadar sevdiğim birini.
zehirlesem acı çekmez diyorum.
bıçaklasam ben acı çekerim.
siz söyleyin sadece onu acıtarak nasıl öldürebilirim??
yakarak mı öldürsem.
küllerini savursam en sevdiğim ağaçlardan birinin köklerine.
toprağa iyice karışsa.
ekşi meyvelerini yesem her yıl.
yutsam çekirdeğini
içimde kalsa.
içimde büyüse şimdikinden daha az ama.
dişlerimin arasında suyunu hissetsem
dilimden tadı hiç gitmese.
hangi ölüm onun bana kalmasını sağlar..siz söyleyin hadi?
hangi rüzgar ölümünün kokusu getirir bana..

?

ruhuna yaslandığım adam.
yastığımda iz bırakacağın gün
buzdan oluşan ruhunun eriyeceği gündür.
peki olmayan adam
sen gün ışığım olur musun?

9 Mayıs 2010 Pazar

koştum koştum
kendime geldiğimde hiç düşünmeden atladım
benden bi adım sonrası uçurummuş meğer
yere çakıldım
düştüğüm yerde izim bile kalmadı.

7 Mayıs 2010 Cuma

sayın bayım:)

sayın bayım
sinsice geldiniz
boynuma bir dokunuşunuzdu içimi titreten
ben değildim bakınıp da bulamadığınız
biliyordum elbet.
sayın bayım
çok özeldiniz
güzel bir yüzünüz
pamuk elleriniz vardı
en son nerede görmüştüm sizi şimdi hatırlayamıyorum
damarlarımda sizin kanınız
üzerimde sizin gömleğiniz
yüzümde sizin benleriniz
sayın bayım
beni çok yordunuz
koşup da varamadığımdınız.
varıp da tutunamadığımdınız.
lakin çok da huzurlu günlerdi geçirdiğimiz.
el yordamıyla aranan, geceye aralanandınız.
geriye bir resim bıraktınız beynimde
o da silinirse ruhunuzu ödünç veriniz.
biraz sevip bırakayım.
hep sevip hiç bırakmayayım demek gelse de içimden.
sayın bayım
beni çok ağlattınız
beni kimselerin öpmediği gibi öpüp çekip gittiniz
bir hediyeydiniz tanrıdan kimbilir
hediyesini geri aldı o da gitti.
beni sensiz bırakmayı denediniz
olmadı.
yine buldum sizi.
yine kaybetmek üzere.
sayın bayım
gece kadar karanlık kucağınızdaydım
herşey şeffaftı sonra
bıraktınız beni orda
yolumu bulamıyordum
gidecek yerim de yoktu sahi.
kumsalda uzandım yokluğunuzun yanına.
kumları avuçladım
ıslaktı
kumdan kaleydiniz
sağlam değildiniz göründüğünüzden.
aşık değildiniz.
çocuk değildiniz.
üzerime giyindiniz.
bunu bir siz bildiniz.
sayın bayım.
lütfen biraz yaklaşın.

düş karmaşasında

kılıcını savurdu gecelerden birinde
ay parçalandı
içinden aktı kanım
döküldü denizine
kirletmedim suyunu
yaşarken yüzdüm
üfledi kanımı
med cezirdi
git ile gelin aşkı.
kılıcını savurdu gölgeme..
kesildi suyum
içimde henüz doğmamış bir ay taşıyordum
kanıma girmiş düşleriyle
sözüme sinmiş gerçeği arasında bi hayata tabi tutuluyordum
her defasında kesikti etim.
ruhum etime fazlaydı
ona taşıyordu.
konuşamadıklarımda es olup esiyordu.
ses olup susuyordu.
tırmalanmış bir ağaç gibi bırakıyor,
kabuklarım dökülüyordu.
yine de topraklarını suluyordum
(ay doğduğunda
gömüleceğim topraklardı)
yaşarken güzdüm.
sararmış yapraklarında
kopması an meselesi bir salıncaktaydım sanki.
kanatırdı beni
söylemezdim inlerken.
birlikte koşmaya cesaret isterdi, ovalarında.
aynı uçurtmada farklı ağaçların çıtalarıydık.
yaşarken süzüldüm.
onu süzdüm içimden sadece.
en yalın haliyle kalsın diye bana.
kılıcını savurdu gerçeğime.
ay doğdu
yıldızlar çöktü pişmanlıklar gibi.
ben öldüm.
o baktı aya.
ay büyüdü.
lal oldum.

30 Nisan 2010 Cuma

kimsecikler...

içime çığlık ağaçları diktim.
onlar büyüyor ben susuyorum.
gölgesinde aşk yaptığım, ahhh ağacım.. seni kimler duyuyor?.....

23 Nisan 2010 Cuma

bir sen bir ben bir de bang bang:)

rus ruleti oynuyoruz seninle.
tabancanın içinde aşk.
bir sen sıkıyorsun kalbine
bir ben.
sonunda kalbine sıktığında aşık oluyorsun.
işimi şansa bırakır mıyım,
elbette kendim için de bir aşk bıraktım tabancada.

hayaller alemine sefer:)

bir bisikletle en azından türkiyeyi dolaşabilsem di mi ama..

peder ben birini öldürdüm.

her yer kan ..
üzerimdeki t-shirtüm, ellerim..
ama bunu haketmişti diye geçirdim içimden.
ben olmaya çalışıyordu. benleşerek beni silmeye çalışıyordu.
ona baktığımda artık aynaya bakmaktan farksızdı.
benleşerek tüm çevremi ele geçirmekti planı.
tüm sevdiklerimi elimden almak.
şimdi yenilmişti.
onu öyle kanlar içinde yerde bırakacaktım.
parkeler kanını emecekti bir zaman sonra.
bunun olmasını istemiştim evet.
yerdeki benzerime baktım.
biraz ağladım.
sanki kendimi öldürmüşüm de kendime ağlıyormuşum gibi hissettim.
montumu giyip apar topar çıktım dairesinden.
metroya bindim.kalabalığın beni yutmasına izin verdim.
ellerim kan içindeydi.
kimisi baktı korkulu gözlerle.
kimisi yanındakine beni işaret etti.
hiçbirine aldırmadan soğuk kanlı olmaya çalıştım.
bunu haketmişti.
kendimi korumak içindi.
ilk bıçak darbesinden sonrası dans etmek kadar zevk verdi.
bir bara gittim.
bir viski armağan ettim kendime.barın tuvaletinde ellerimi yıkadım.
lavabodan kayıp giden kanı midemi bulandırdı.
bara geri dönüp, barmenle sohbet ettim.
mekan kapanana kadar kaldım.
sarhoşluğum akıyordu bedenimden.
barmeni öptüm.
onunla küçük ve dağınık dairesinde seviştim.
üstünde dans ederken yastığıyla boğdum onu. bi sigara yaktım. evime gittim.
birinin canını almak ki 2 etmişti, insanda tanrı hissiyatı yaratıyordu.
sevdim.
o gece derin bir uyku çektim evimde.
sabah olunca kiliseye gider kendimi hafifletirdim.
sabah oldu.
kiliseye gittim.
dua ettim.
günah çıkarma sırası gelmişti.
pedere birini öldürdüğümü söyledim.
birkaç yol gösterici konuşmasından sonra tanrıya senin için dua edicem kardeşim dedi.
işte bitmişti.
artık özgürdüm.

22 Nisan 2010 Perşembe

düello bu..

aşk için değer mi diye sordu seyircilerden biri.

cevapsız kaldı.

kazanan aşkın elinden tutup gidecekti.

kaybeden ölümün.

ama aşk en çok kimi istiyor diye soran olmuyordu.

aşk gitmek istediği kalbi seçemiyordu.

insan, kalbindeki ya da bedenindeki açlığı gidermek için aşkını kendi buluyordu.

1

2

3

4

.

.

.

bu 10 saniye içinde kim, hilesiz aşkı kazanabilirdi.

aşk birini öldürüp, diğerine gidecek kadar günahkar mıydı?

zaman doluyordu.

taraflar arkalarını döndüklerinde aşkı öldürdüler.

belki de en iyisi buydu.
uyku, kılıcını ve zırhını kuşanıp gelmişti gözkapağı ülkesine.

insanın gözü ağırlaşıyor, esnedikçe, kirpik denen dev dalgalar uykuyu başından savmaya çalışıyordu. uyku; insanı, hergün dilediğini rüyasında görebileceği vaadiyle kandırıyordu.

içdökümü 2

bugün annem çok güzel yazdığımı belirttikten sonra, umarım deliliğe doğru gitmezsin gibi bişey söyledi.ben de "zaten onunla burun burunayım" dedim. sahi ileride hiç bişey olmazsam çok iyi bir deli olur benden:)

içdökümü

kadınların kadınlarla savaşını anlayamıyorum. hem de öyle böyle bir savaş değil.
ülkeler arasındaki ilişkiler gibi..içten içe bir savaş. birbirleriyle el sıkışıp fotoraf çektirdikten sonra, en uygun vakitte, en uygun boşluğa mayınları döşeyen ülkeler gibiyiz. konu erkekler olduğunda daha da saldırganlaşabiliyoruz. kadınlar maskeleriyle ömürlerini geçiredursunlar, erkekler kendi aralarında açık sözlü bir düzen oluşturup, gül gibi geçinip gidiyorlar. genelde onları da birbirlerine düşüren biz kadınlar oluyoruz. hemcinslerime bunları söyledikten sonra, belki anlatmaya çalıştığım şeyi kendim yapıyor olucam ancak madem dengelerle oynayacak kadar akıllıyız neden bunu faydalı şeyler için kullanmıyoruz diye de sormadan edemiyorum.kadınların dost olabildiklerini görmeden ölmek istemiyorum. sözün özü buydu.

21 Nisan 2010 Çarşamba

üzücü

bir adamın kokusunu bütün dünyada arasan yine de bulamazsın.
o adam kendi kokusunun ne kadar erişilmez olduğunu bilir içten içe..
bildikçe daha da saklanır köşesine.
saklandıkça bir oyuna dönüşür bu,
kadın karanlıktan korkmadan o kokunun sahibini arar..
bulsa da onun olmaz bulmasa da..
elleri boş gezegenine geri döner kadın.
içinde kocaman gözyaşı balonları vardır
bir masal anlatır yıldızlarına acısını gizleyerek.
yıldızların üstünü örter uyuduklarında.
ve sabah olmuştur.
gözyaşı balonları bir bir patlamış, güneşi söndürmüştür.
karanlık olduğunda o ordadır.aydınlıktan korkan karanlık kokusu..
adamın kokusuyla aynıdır.
kadın sevinir.
lakin sarıldığı adam değil, kapkara bir boşluktur.

alamet-i akıbet-i dünya:)

dünyanın sonu, kendimi sana aşıkken bulduğum anda başladı.ve şıııııı bunu kimse bilmiyor benden gayrı..

20 Nisan 2010 Salı

deniz ihtiyacı.

baştan alıyorum.aynı hislerle belki ama farklı kelimelerle..
öncelikle sıkıldım burdan. daraldım duvarların arasında. o kadar ferah bir yer dilerken bu kadar dar alanda olmak zorluyo. çatlıyorum soğuktan sıcağa geçen cam gibi..parçalanıyorum. aslında evimden doğru ahkam kesmekten de sıkıldım. sövüyorum bu şehre. ama henüz evimden çıkıp güzel yerler görmüş değilim. ben deniz görmek istiyorum. çayır çimen börtü.bunlar benim istediklerim. madem olamıyor, kaldığım şehirle barışmalı, gidemediğim şehre küsmeliyim belki. duvarlar üstüme üstüme geliyor. ay dedeyi görebilmek için bir kaç apartmanın da görüş alanıma gitmesi gerekiyor. aman neyse diyorum. çok olumsuz bi insanım sanırım:) ama olumlu olunmıcak şeylerde de gereksiz yere aaa herşey harika diyemiyorum. tek mutluluğum nefes alıyor olmam. ve nefes alıyor olmanız. ben aslında daha çok olumlu düşünmeyip, olumlu bir durum olduğunda çouklar gibi şen olayım derdindeyim:) ahhh deniz görmeliyim.. elimi sürmeliyim suya. fotoğraf çekmeliyim biraz, istanbulun güzel yüzü de vardır elbet. onu keşfetmeliyim. başka bir yer düşünüldüğünde, düşünme eylemini gerçekleştirdiğin yere aidiyet hissedemiyorsun. birine bir yere vs. ait olmayı niye isteriz bilmem. güçsüz oluşumuzdan mı? evet olabilir. kendimi eleştiriyorum evet. bunu yapmadığım zaman derin bir boşlukta yaşıyorum çünkü. neleri istediğimi nelerden hoşlanıyor olduğumu kendimi eleştirirken buluyorum. aslında konum bu diildi. tamamen edebiyatsız günlük halimden içimden geldiği gibi yazmıştım ilk seferinde. bu biraz iç sıkıcı oldu.yazarken rahatlatmadı beni. aksine boğdu. düğümledi. kendi kelimelerimle astım kendimi. geçenlerde ırmakların rock festine gittim. tamamen çimenler için..ama daha fazlası vardı. ağaçlar mısır patlağı gibiydi. ne kadar da özlemişim meğer yeşil görmeyi. bahar aylarını burda geçirdiğime inanmıyorum.bunca sıkıntının bunca düğüm olmanın sonunda çözülür herşey umarım..
neyse kalalım sağlıcakla.herşeyin başı sağlık.
evet ruh sağlığı..
not: babannem küçükken erik ağacına salıncak kurardı bnm için. hala ordayım ben. kendi kendime eğlenen bir çocuk.
bugün bir kız ağladı.

bugün bir kız..

14 Nisan 2010 Çarşamba

sorgu sual, çiğnenen bir kural..

bir insan, bünyesinde kaç yalan barındırabilir? doğrularından fazla mıdır? kaç sır tutabilir? fısıldadıklarından fazla mıdır? aslında ne kadar hayattadır? ölüşlerinden fazla mıdır?sonsuzluğun sınırları nerede biter? hayal gücünden fazla mıdır? gitmek istenilen yer, kalmak istenmeyen yerden uzak mıdır? beni oraya vardığımızda uyandırın lütfen?
bir insan, bünyesinde kaç yalan barındırabilir? doğrularından fazla mıdır? kaç sır tutabilir? fısıldadıklarından fazla mıdır? aslında ne kadar hayattadır? ölüşlerinden fazla mıdır?

13 Nisan 2010 Salı

kabus

rüzgar gibi adamın sesi.

bir ayrılık şarkısı söylerken poyraz.

susarken beyaz, yankısı çıkmaz.

içime üfler tüm sesini.nefesi bir deniz olur içimde.

ah adam.. söyle uçmadan .

bekliyorum. en hırçın dalgalarınla vur yüzüme.

bitti dediğini duyayım.renklerimiz tükendi de.

güneşten renk çalayım bize, en tazelerini bırakıyım ellerine.

adamın sesi uzak.yol kadar tuzak teninin kokusu.

hırçın bir dalga patlıyor yüzümde.kıyıya atıyor büyüttüğüm aşkı.

son nefesini bırakıyor ellerime..

10 Nisan 2010 Cumartesi

istasyon

sen benim ilk ya da son durağım değilsin dedi kız.

çünkü sen benim istasyonumsun. duraklar ya gelenleri bekleyenlerle ya da gitmeyi bekleyenlerle doludur. oysa ben sürekli sendeyim. bir yerlere gidesim yok. gelenlerle de işim yok.

kaldığım yersin sen benim.
insanlar gelip gidiyor, mevsimler birbirlerine teslim olmaya devam ediyor. oysa ben her mevsim sana teslimim.

duymadı erkek. istasyonlar sağırdır çünkü..

7 Nisan 2010 Çarşamba

atlas

ben seni sırtımda taşıyorum.sen onu.çok yorucu bi döngü.vay atlasın haline ki dünyayı yüklenmiş omuzlarına..

6 Nisan 2010 Salı

ölmeden önce.yeni başlangıçta.

kanser olduğumu öğrendiğim gündü.
hava oldukça güneşliydi.
gözümdeki yaşlar yüzümdeki tüm makyajı akıtmış olsa gerekti.öylece yürüyordum bilmediğim sokaklarda.kimseyi aramak gelmedi içimden.aklıma da hiç kimse gelmedi.bundan sonra ne yapmalıydım? umutsuzluğun şiddetli akıntısına kapılıp gidebilirdim.ya da her zamankinden umutlu,neşeli hayatıma devam edebilirdim.kalan ömrümü de kemoterapilerde geçirmeyeceğim kesindi. biraz birikmiş param vardı.belki de hayalimi gerçekleştirebilmek için artık geçerli bir sebebim vardı kimbilir. evet tam olarak bunu yapmalıydım.doğduğum yerde babadan kalma eve yerleşmeli, bahçe bostan yapmalıydım. karar verilmişti. 3 ay daha kontrollere devam ettim ancak yeterince ilerlemişti.

.........


yolculuk çok güzel geçti.ben gelene kadar evi temizlemesi için bir temizlikçi tutmuştum.eve vardığımda her yer paklanmıştı.ilkbahar en sevdiğim mevsimdi.geri de kalmıştı. sonbaharı da görürsem bu benim çin ödül demekti.istediğim tohumları bahçeye bırakmışlardı. önce çay demledim kendime. gelmeden aldığım kahvaltılıkları buzdolabına yerleştirmeden tabaklara koydum. büyük büyük babannemden kalma, vitrinde öylece yıllardır konu mankenliği yapmış fincanları çıkarma vakti gelmişti.çayımı hiç tanıma fırsatı bulamadığım o kadının fincanında içecektim.dolapta bi kaç etek vardı güllü dallı.büyük bi sevinçle üstümdeki pahalı çullardan kurtulup, eteğimi giydim.üstümde bir askılı atlet.. ve sutyenlerinden kurtulmuş göğüslerimin özgürlüğü, burda çok mutlu olacağımı anlamama yetti.bahçedeki tahta masada kahvaltımı yapmış bir an önce hayattan bikaç saat daha kaybetmeden işe koyulmuştum.önce toprağı, otları ve rüzgarın sürüklediği çöpleri temizledim. tohumları ektim, hep portakal ve limon ağaçlarım olsun istemiştim küçüklüğümden beri, ben de getirdiğim fideleri bahçenin en güzel yerlerine diktim.gerçi bahçede bir portakal ağacı vardı. sonra diğer meyveleri diktim. salatalık, domates ve nane ektim, diktim. bu konu hakkında pek bir bilgim olmadığı için elimde çıktılarla yavaş yavaş akşam ezanına kadar bunlarla uğraştım. bu ağaçların meyvesini yiyemeyecektim.garip bir hüzün çökecekti ki üstüme "sen mutlu olmak ve hayallerini gerçekleştirmek için burdasın" dedim kendime. eski bir bisiklet vardı. tatillerde gelen akrabaların çocukları kullandığı için tekerlerin havası inmemişti. arabamla değil de bisikletimle annemin mezarına gittim.beni görünce çok mutlu oldu. sonbahara kalmaz ben de yanına gelirim dedim. 41 yaşında akciğer kanseri oldum bu çok da sık rastlanan bi durum değilmiş. günde 2 paket sigara içip büyükşehire katlanabildiğimi sanmam çok da aptalcaydı.üstelik bırakmaya hatta azaltmaya bile çalışmamıştım. anneciğimin mezarında biraz konuştum ve eve dönüş yolunda bir arkadaşımı gördüğümü sandım.saçları kırlaşmıştı.elinde poşetlerle evine gidiyordu her halde.yıllardır görmediğim bir arkadaştı, tam olarak tanıyamadığım için selam vermeden pedallara kuvvet içime oksijeni doldurarak yola devam ettim.kapının önündeki tahta sandalyede bir kedi uyuyordu.ben de kapının önüne su koydum ve bikaç parça ekmek. hava kararıyordu. pencerenin önündeki divanın üzerinde biraz kitap okumuştum. sonra yeni ve kısa sürecek hayatımda neler yaptıysam bunları yazacağım bir defter bulmuş,burdaki ilk günümü yazmıştım. sonra uyuyakalmışım.



şiddetli bir öksürükle uyandığımda sabah olmuştu.saate baktım 06:25.

hiç bu saatte uyanmamıştım çünkü hep bu saatlerde uyumuştum yıllar boyunca. ama böylesi de hoşuma gitmişti.taze bir sabah..sürgülü pencerelerimi açtım.evin içine giren kertenkeleye aldırmadım. çoook uzak bir ses geliyordu.balıkçılar denize açılmış olmalıydılar.küçük bi tepsiye herzamanki gibi tek kişilik kişilikli bi kahvaltı hazırladım.çayımı demledim.kahvaltıdan sonra sadece bir sigara içtim.özlediğim ekmek kokusu, özlediğim toprak kokusuyla karışıyordu bahçede. ilaçlarımı içtim. günün normal bir saatinde akraba ziyaretlerinde bulunmalıydım. ee kim kaldıysa buralarda. ama öncelikli olan planım arabamla (çünkü ilk günden çok yorulup yataklara düşmek istemiyordum) az ilerideki kayalıkların az ilerisindeki kocaman beyaz taşlara sahip kıyısına gidip,bi kaç saat yüzmek sonra da beyazlığından hoşlandığım tenimi biraz yakmak şu gülümseyen güneşin altında. çarşıdan meyve aldım. tabiki şeftali. dışı dikenli içiyse yumuşacık bu meyveyi hep kendime benzetmişimdir evet belki de bundandır sevişim şeftaliyi:)

yola koyuldum. burda beni tanıyan birilerinin kalmış olması sevindirdi beni.huysuz bakkal beni görür görmez tanıdı. anneme ne kadar benzediğimi söyledi.zaten ona benzemesem beni burda kimse tanımazdı. burda bi çok şey değişmişti. bıraktığımda şu küçücük kasabaya yeni yeni apartmanlar çıkıyorlardı. ama şu anda onlardan eser yoktu. çok şaşırdım, demek 15 yılda herşey daha iyiye gitmişti..evler en fazla 3 katlıydı. sahil boyunca yeni lokantalar açılmıştı.çok sevindim. akşam yemeğimi bir balıkçı lokantasında yiyebilirdim pekala. deniz kıyısına geldiğimde kimse yoktu.sabah saatlerinde burda bu taşlı kıyıyı kimsenin tercih etmeyeceğini biliyordum. üzerimdeki etekliği çıkardım ve denize girdim. fazla açılmaya korktum çünkü öksürük nöbetlerim beni dibe çekebilirdi. ama gittiğim pahalı akdeniz tatillerinden çok daha iyi geldi bana buz gibi karadeniz suyu. uzunca bi süre kıyıda uyumuşum. seslerle uyandım.yavaş yavaş insanlar gelmeye başlamıştı.saatin öğle vakti olduğunu anladıktan kısa bi süre sonra arabama bindim ve bi kaç akraba ziyaretinde bulundum.teyzeme uğradım en son.biraz tereddütle.çünkü o da anneme çok benzerdi.görmek beni biraz hüzünlendirir diye düşünmüştüm oysa hiç öyle olmadı. hüzünlenemicek kadar güzeldi sohbetimiz.kuzenim evlenmek üzereymiş.ne tuhaf değil mi ben 40lı yaşlarımdayım,sayısız düğüne davet edildim gidebildiğime de gittim.birbirine aşık iki insanın gözlerinin içlerine baktığımda orda gördüğüm şey bendim.yapayalnız ben. bir adamı beklemeseydim şu anda çocuklarım olurdu herhalde. ben de ölmesine ramak kalan genç bi anne. annem beni bırakıp gittiğinde ben de çok gençtim.güçlü duruşumu bozmamak için herkesin ağlayabildiği o gün, ben bi damla gözyaşı dökemedim. birilerinin beni avutmasına hiç fırsat olmadı.başsağlığına gelenleri ben yatıştırmaya çalıştım.çünkü daha gençken ölüme çok olası bakıyordum. düğün eylüldeymiş. gelebileceğimi düşünerek neşelendim. kuzenimin sevdiği gençle tanışmam gerekiyordu. bi ara onun da icabına bakarız.yapılacak çok şey var burda çünkü.


teyzemden müsade isteyip, kalktım. evime gidip ara sıra kesilen ılık suyla duş aldım.küvetin az yukarısında küçük bi pencere vardı.ayakta durduğumda yemyeşilliği görebiliyordum.bir dut ağacı vardı bahçede.sanki kolumu uzatsam toplayabilirmişim gibi yakındı.neyse her zamanki gibi bi şarkıya başladım ve bitene kadar banyoda kaldım. odama ıslak ıslak giderken kedinin içeri girdiğini gördüm. uzun zamandır beni çıplak gören olmamıştı.güldüm kendime.dolabımdan bordo üzerine mavinin en harika tonunda çiçekleri olan,boyu dizlerimde bi etek buldum. spor ayakkablarımı giydim.bahçede genelde yalınayak dolaşıyordum ama balık yemek için lokantaya gidicektim. üzerime bu sefer griye dönmüş bir atlet giydim ve çıktım. benzin aldıktan sonra sahil kenarındaki tüm lokantaları 20 km hızla giderek süzdüm:) içlerinden en çok bir tanesi benim seçiciliğim karşısında galip geldi. fırtına isimli bi lokanta.ama sahi lokanta. gösterişten uzak, içeride sanki neşeli bi topluluk. evet keşfetmeye hazırdım. kendime, tüm o neşeli insanları göremeyeceğim bi yer seçip, dışarıda oturmayı tercih ettim.sağolsun 14-15 yaşlarında bi genç bana bi hırka getirdi. kokusunu alır almaz nefesim kesildi. tanıdık ve uzaak birşeyin kokusuydu.buruk bi koku.hayatımda şarkılar kadar kokuların da fazlaca önemi var hafızamı tazelemekte.verdiğim rakı balık ve meze siparişinden sonra neşeli grubun birini alkışladıklarını duydum.bir kadın şarkı söylüyordu. günlüğümü çıkarıp bişiler karalamaya başladım o günden.


sonra dışarı çıktı biri.çarşıda gördüğüm adam(sanırım arkadaşımdı). telefonla görüşüyordu.görüşmesi bittikten sonra yanıma geldi, beni tanıdığını düşündüm.ancak "hoşgeldiniz" dedi ve hırkanın bana çok yakıştığını söyledi gülümseyerek." aa sizin miydi şey" demeye kalmadan "yabancısınız sanırım, buraları beğendiniz mi?" diye sordu.ben de yabancı olmadığımı, burada doğup büyüdüğümü söyledim.kimlerdensiniz diye bir laf vardır buralarda çok güldürür beni.hala kullanılıyor oluşuna şaşırdım ve kimlerden olduğumu söylediğimde beni tanıdı. evet nihayet tanıdı. çok değişmişsin dedi. yaşlandım tabi. ama evlenen bir çok arkadaşımdan daha genç kalmayı başarmıştım kanserimden öncesine kadar. şimdi sanki hızla bu arayı kapatıyordum.


burayı o işletiyormuş.balıklarım ve mezelerim geldiler o sırada. oturduk birlikte afiyetle yedik.ben her zamanki gibi kendimle ilgili detaylara girmedim.onu dinlemeyi, burada benden sonra olan biteni anlamayı yeğledim. anlatacağım şeyleri anlamayacak kadar mutlu görünüyordu çünkü. 1 saat dolmadan eski eşi olduğunu öğrendiğim bir kadın geldi bisikletle. hala konuşabilmeleri, hala birbirlerini sevmeleri çok güzeldi. kadın bizden genç ve bizden çokça güzeldi. biraz yalnız konuştular, sonra benimle tanıştırmak için yanıma getirdi eski eşini. tokalaştık.gözlerimin içine içine bakarken bunun bi anlamı olduğunu anlamıştım ama ne anlama geldiğini bunca seneden sonra tahmin etmem olanaksızdı. kıskanç bir eş miydi yoksa? her neyse.. benim bunları düşünecek mecalim yoktu. bu arada hırkadaki kokunun sahibi arkadaşımdı ve bu kokuyu hatırlamam pek de tuhaf değildi. çünkü başından beri yazamadığım bir şey vardı. gençken onu sevmiştim. o da başkasını. onu görür görmez tanımam da bu yüzdendi. neyseki çok iyi iki arkadaştık ve bunu çözebildik.ya da görünürde çözülmüştü pek hatırlamıyorum ama şu var ki, ben onu uzun yıllar, içimde bir sandıkta en değerlim olarak saklamıştım. eski eşi de ayaküstü bir sohbetten sonra gitti. neden geldi neden gitti sormadım. biz laflamaya devam ettik. nerde kaldığımı ve ne zamana kadar buralarda olduğumu sordu.mekan belliydi ancak zaman yokmuş gibi yaşamam lazımdı. tanrı bana ne zaman öleceğimi fısıldasa ve bu umduğumdan da erken bi vakit olsa o an onu öpebilirdim. ahh artık 40lı yaşlardayız. böylesi maceralara atılmak hepimiz için zor. hayatımın son zamanlarını birine bağlanarak geçirmek isterdim de birinin bana bağlanmasına üzülürdüm."neyse" dedim" ben kalkıyım çok içersem arabayı kullanamam". bırakabileceğini söyledi. nazikçe reddettikten sonra hırkasını verdim. bir öpücük bıraktım yanağına rastgele..garsonlardan birine hesabı gizlice verdim ve yola koyuldum. evim, ağaçların arasında saklı bir cennet gibiydi.nihayet, bunca yıldan sonra, doğduğum yere evim diyebilmek beni mutlu ediyordu. burası benim çıkış yerimdi. burda çalmıştım birilerinin bahçelerinden eriklerini. çok mutlu bir çocukluk geçirmiştim. yanıma aldığım fenerle, sanki gizli bir geçitten geçiyormuş gibi evimin yolunu izliyordum. eve geldiğimde içtiğim bir kadeh rakının tesiriyle uyuyakalmıştım.kertenkeleyi tümden unutmuşum.


...


sabah divanımda uyandım yine. çarşıya çıktım bisikletle.çok güzel köy ekmekleri yapan bir fırın vardı.eteklerim uçuşurken ne kadar da özgür hissettim.çarşıda onu gördüm.görmemezlikten geldim ilk gün yaptığım gibi. evimde yine tek kişilik bi kahvaltı hazırladım. artanları kediye verdim. ilaçlarımı altım.bahçemi düzenlemeye devam ettim. suladım çiçeklerimi, salatalıklarımı..ayaklarım çamur içinde kaldı. illa yalınayak gezicem diye bir hayalim vardı inatla sürdürmeye çalıştığım. yaşlı bi teyze geldi.sanırım buranın delisiydi. çok tatlıydı. onunla çay içtik bahçemde. annemi, annesini, hatta büyük ananeyi bile hatırlıyor.ama kılık kıyafet itibariyle deli:) kırmızı ruju taşmış dudaklarından. saçlar yağlı, ama yapılmış belli. tırnaklar kırmızı ojeli. garip bir kadın. sanırım alkolik de. ama ben kanserim, o deli... teyzeyi çaktırmadan kovaladıktan sonra bahçe işlerine devam ettim. evin bazı yerlerinden sabaha karşı soğuk giriyordu. evin etrafını dolaştıktan sonra bazı yerlerine tahta çakmak gerekti. bu işlerden anlamıyordum. çıkan ilk fırtınada, çivilerinden kurtulmaları an meselesi olabilirdi. ama benim için sorun yoktu. zaman da yoktu. bugün kuzenimi görücektim ve evleneceği gençle tanışacaktım. gençlerle iletişimim iyiydi genelde. onları akşam yemeğine çıkaracaktım ve yanıma hiç elbise almamıştım.dolaptaki etekliklerle nereye gidilirse öyle bir yere götürecektim onları.


2 saat sonra bir telefon geldi. genç adam ahşap evleri çok seviyormuş, bana gelmek istediler.böylesi iyiydi benim için de.bahçede güzel bir sofra hazırlamak için kolları sıvadım. bahçeyi aydınlatmak için bi elektrikçi çağırıp durumu kurtardıktan sonra sofrayı hazırlamaya başladım.ufak çaplı bir yemek hazırlayıp gelmelerini bekledim. bi araba sesi duydum.sanırım geliyorlardı. sanki kendi çocuğum geliyormuş gibi heyecanladığımı farkettim. aynı dili konuşabilcek miydik hiç bir fikrim yoktu. nitekim geldiler,tanıştık, sarıldık, yemek yedik. uzun uzun sohbet ettik.genç adamı gözüm tuttu onay verildi. bir gecenin daha sonuna gelip, ömrümden bir günün daha bittiğini düşününce öfkelendim.belki de kendimeydi öfkem daha önce bu hayatı bu hayali yaşamalıydım diye. çocuklar gitti. sofrayı kaldırmak üzereydim ki saat 00:33 tü. saatten benim kadar nefret eden bir insanın, bu kadar saniye hesabı yapması tanrının bir işiydi. bi araba sesi duydum.sonra farları söndü.çocuklar birşey unutmuş olsa gerekti.

(aman tanrım, bazen sana inanasım geliyor)O geldi. elinde de çiçekler vardı sanki bahçemde çiçek yokmuş gibi..ve sanırım çiçeklerin kopartılmasından haz etmediğimi gençken ona söylemeyi unutmuştum. of neler saçmalıyordum. gecenin bu vaktinde gelmiş ve elinde çiçek olan bi adam..derin bir nefes aldım hayattan ödünç..sonra hepsini geri verecektim nasılsa. "oo misafirin mi vardı" dedi. "evet, kuzenim ve evleneceği genç..yemek yedik birlikte" dedim. çiçekleri uzattı, masanın üzerine koydum ve eve girdim vazo bulup çiçekleri yerleştirdim. " ne içersin aa pardon aç mısın?" dedim. aç olmadığını, rakı varsa içmeye devam edebileceğini söyledi.
ikimize de rakı koydum.hoşgeldin diyerek bardağımı onunkine vurdum.masa dağınıktı. tepemizdeki ışığa küçük küçük kelebekler toplanmış, çarpışıyorlardı. uzun süre konuştuk. küçük bi radyom vardı, bişeyler dinledik yıldızlar sönene kadar. susabildiğimiz kadar uzun süre de sustuk.
uyandığımda dizlerinde buldum kendimi, üzerimde battaniye vardı. gitgide yaklaşan ayak seslerini duydum.irkildim. uyandı. şaşırdı burda olduğuna. deli teyzeymiş gelen. bizi görünce pek bi mutlu oldu. ondan ziyade masadaki rakıyı görünce daha da mutlu oldu. "ne zaman evlendin yavrum" dedi. biz birbirimize bakıp güldük. biraz bozuldu. arkadaşım (ki onun bi ismi var ama takma isim kullanıcam yine de) ali de elini belime dolayıp, deli teyzeyi kandırmaya devam etti. alinin "fırtına"sı 3 gibi açılıyordu.daha vaktimiz vardı. ali, teyzeye " teyzecim biz hiç uyumadık gece, şimdi izin verirsen, eve girip eşimle bi güzel uyku çekelim" dedi... gözlerinin içine bakıyordum ne yapıyosun diye ama beni dinlemeyecekleri besbelliydi. 2. kata, benim odama çıktık. serindi. serin bir yaz gününde tıpkı gençliğimizdeki gibi hiçbirşey düşünmeden seviştik. (seviştik dememe aldanmayın.sadece kokularımızı hediye ettik birbirimize.sadece dokunduk.sadece değer verdik.sonra zaten üzerinde uyuyakalmışım)sanki koca bir çınarın dalında uzanıyordum. hem yüksekteydim, hem de güvende. yıllar öncesinde bunların tam tersini hissettirmişti oysa. ben 2 gibi uyanmış, kahvaltıyı hazırlamıştım. ilaçlarımı görmesin diye de kahvaltıdan önce yutmuştum. yukarı çıkıp uyandırdım. boynundan bi kere öpmem yetti. bikaç parça bişeyler yiyip gitti. ve kesinlikle bir adamın hele de onun hayatıma girmesine müsade edemezdim.bugünkü kararım buydu. üzülmeye yer kalmadı. güzel bir gecenin sabahını kendimle başbaşa kahvaltı yaparak ve bir de sigara yakarak kutladım. ilk işim anneciğime gidip olanları anlatmaktı. bisikletimi yokuşa ulaşmadan hızlıca sürdüm ve yokuş boyunca ayaklarımı özgür bıraktım. sanırım teyze kadar ben de deliydim böylesine küçük bi kasaba için. umrumda değildi. ömrümü belki uzatabilirdim burda mutlu olarak. açıkcası ben de her kanserli gibi psikolojik evrelerden geçiyordum.önce öfkelendim. aslında hala bi avuç öfkem kaldı. ama burda olabildiğince doğal ve isteklerim doğrultusunda yaşayabilirsem hem ölüme giderken de olsa güzel anılarım olucaktı hem de ölümün beni kucaklayışı biraz ertelenmiş olucaktı. burda kendimi şımartmam için ne gerekiyorsa hepsi mevcuttu çünkü.anneciğimin yanına gittim.en sevdiği çiçeği ektim toprağına. dün gece ve sabahımızı anlattım. tahmin edeceği gibi ne kadar yalnız bir kadın olduğumu, tüm o mutlu çocukluk ve gençlik yıllarımdan sonra, beni benden başkasının hiçbir zaman mutlu edemediğini söyledim. duyduğundan emin değildim. benimkisi sadece kiliseye gidip günah çıkartmak gibiydi. toprağından geri dönerken kendim için de bir mezar ayarladım annemin yanına. mezar taşına yaratıcı bir cümle bulmak istedim ama aklıma sadece "artık yalnız değil" geldi. o yüzden bunu sonraya bıraktım. adım yazsa yeterliydi giderken de edebiyat parçalayacak halim yoktu. güldüm kendime. eve döner dönmez radyoyu açtım ve evi değiştirmeye başladım. bahçeye hemen kapının yanına 3lü koltuk yerleştirdim. biraz evi kurcaladım. mutfaktaki odunlu ocakta(şöminevari bir şeydi) patates közledim. deli teyzeyi de çağırdım afiyetle tükettik. akşam olduğunda su doldurmak için arabamla bi kaç km ötedeki köye gittim. çeşmenin başında beklerken kendimi buralı hissettim. etrafta kimsenin olmayışı biraz ürkütüyordu tabi ama bikaç bidon su doldurmayı başarmıştım. şimdiki rotamız sahildeki lokantalardan herhangi biriydi. yolda alinin eski eşini gördüm. durdum yanında. "isterseniz gideceğiniz yere kadar sizi bırakabilirim" dedim nezaketime kendim de inanamadım. arabaya bindi. kapkara gözleri vardı. giyinmeyi de biliyordu doğrusu ama bizim gibi hastalar için kılık artık gereksiz bir kılıftı. fırtınaya gidiyordu. ama sonra şöyle bir teklifte bulundu ki çok cazipti teklemeden kabul ettim. içkilerimizi alıp deniz fenerinde oturacaktık. fırtınadan içeceklerimizi aldık. çok fazla deniz feneri görmedim ama buradaki şahaneydi. içi görülmeye değerdi. duvar, ortaçağ ressamlarının resimlerini çağrıştıran figürlerle doluydu ve aydınlatması büyüleyiciydi. çıktık ve parmaklıklardan ayaklarımızı sarkıttık. ben ilk biram bitene kadar pek konuşmadım. bu deniz fenerinin içindeki resimleri yapan oymuş.kadıncağızın bi adı var tabi onu sürekli öteleyemem ya, eylem, adı eylem. çok beğendiğimi yukarı çıkarken de söylemiştim ama bir kere daha söyledim. çantasından bir fotoğraf çıkardı. kömür karası gözlü, dalgalı uzun saçlı harika bir kız çocuğu. aliyle arasındaki bağ. aslında eylem burda yaşamak istemiyormuş ayrıldıktan sonra ancak kızları Su tam bir baba hayranıymış. babasını görmeden büyümesini istemediği için kadın böyle bir fedakadarlık yapmak durumunda kalmış. onun adına üzüldüm diyemem burası yıllar içinde gerçekten de yaşanılası bir yer olmuş. nasıl evlendiklerini anlattı. doğrusu böyle bir çılgınlık yapamadığım için kız kurusu tadında kalmıştım. anlattıkları hoşuma gitti. yaklaşık olarak 1o yıl deliler gibi aşık olduklarını sonrasında alinin gelen bir turistle onu aldattığını söyledi. inanmak zordu, çünkü ali sevdiğine sadık bir adam olmalıydı. yine de eyleme inanmayı tercih ettim. kadındır hissetmiştir dedim. üzülüyor gibi durmuyordu. sanırım aralarında çözümlemişlerdi şimdiye kadar bu durumu. "sen" dedi "sen de mi boşandın?" o anda içimden konuştum bi süre---ben evet,hayattan boşandım.şiddetli geçimsizlikti bizimkisi. ben burda yaşamak istiyordum,o beni kalabalık şehirlerde çalıştırıyordu.şimdi ölümle evliyim.bir süredir kollarında uyuduğum,her an nefesini hisssettiğim,ölüm---"ben hiç evlenmedim ki" dedim.şaşırdı. senin gibi güzel bir kadının bunca yıl yalnız kalması imkansız dedi.teşekkür ettim. elbette, gençken seçeneklerim oldu. hayalimdekini beklerken gerçeğimden oldum dedim. güldük. zaten böylesine çok alıştığımı, yoğun iş temposunda bir evliliği yürütmenin ne kadar zor olabileceğini olmasını istediğim evliliğin bu olmadığını söyledim. sanırım 3. birayı içerken çenem açılmıştı biraz. denize gökyüzüne asılı disko topunun ışığı vuruyordu. Fırtına buradan görünüyordu. birden, konu nasıl açıldıysa, kuzenimin sonbahardaki düğününe yetişemeyebileceğimi söyledim. artık burda yaşayacağını sanıyordum dediği anda, artık burda ölüyorum dedim. durgunlaştığımdan anlamıştı birşey olduğunu ve biliyordum sormakla sormamak arasında volta attığını. akciğer kanseriyim ve belki son son hayatımda güzel şeyler olur ve anneciğimin yanında uyurum diye buraya geldiğimi, sadece ilaçlarla an an hayattan ödünç nefesler aldığımı anlattım. bunu eyleme anlattığıma şaşırarak baktım ona. iskelenin ucunda bir adam vardı. adı ali. dün gece birlikte uyumuştum eski kocasıyla. birlikte olmuştum birçok defa. bu kara gözlü kadının nasıl da aydınlık bir yüzü vardı. gölgesi yoktu.gölgesi olmıcak kadar iyiydi. Ali dün gece bana değil de kızıyla ve bu gölgesiz kadınla uyumalıydı diye geçirdim içimden. benim ardımda birçok gölge vardı. en büyüğünün adı ölümdü. öylece baktım. bir damla tamamlandı gözündeki yuvada.ve tamamlandığında çıktı siyah yuvasından, yanaklarına uçtu.sonunda burada bir arkadaşım olmuştu. aldatamayacağım bir arkadaş.adı eylem. ortak yanımız kalbimizdeki o adamdı.geç bir saatte onu Fırtınaya bıraktım. Aliyi görmeden eve doğru uzadım.

odamda uyandım. güneşin sesini duydum. kediyle birlikte uyumuşum. kediyle kendime bir kahvaltı hazırladım. deli teyzenin bahçesinden salatalık yürüttüm. bahçedeki koltuğumuzda, kucağımda kediyle yedik bişeyler. ilaçlar tamamdı. bütün gün evde durabilirdim.bahçeyi suladım. en azından şu salatalıkların bir an önce büyümesini istiyordum. odun ocağında ekmek yaptım akşam için. bütün gün kitap okumuş, uyuklamıştım. sadece öksürürken hasta olduğumu hatırlıyordum.burası ölüm döşeğindeki ciğerlerime iyi gelmişti sanırım. kıvranacak kadar çok ağrılarım olmuyordu. günlüğüme eylemi yazdım. bikaç gün sonra eylemin evine davetliydim. yatmadan önce kendimi türk kahvesiyle ödüllendirdim.sıradan birgündü.ama burda sıradan bir gün yaşamak, büyük şehirde o kalabalıkta eğlenmeye çalışırken maymuna dönmekten çok daha iyiydi. gerçi artık benim için her nefes olağanüstü güzellikteydi.serin yatağımda uyudum. bu eski yataklar tam istediğim sertlikte oluyorlardı.bir de her zaman sevdiğim bir yastık olayı.bir yastıkta kimseyle kocayamadım.hatta kendi kendime bile kocayacak kadar yaşamayacaktım ama bu da bir hayalimdi ve bunun için burdaydım. sabaha karşı bahçeden gelen bir sesle uyandım. deli teyze içmiş içmiş bahçemde türkü söylüyordu.pencerenin sürgüsünü açtığımı duydu.aldırmadı türküsüne devam etti.yatağıma uzandım.söylediği türkü bir ağıt gibi şimdiden mezarıma işliyordu. sabaha karşı, ilk gözyaşımı dökmüş oldum ölümüme. uyumaya devam ettim. öğlen 1 gibi uyandım ve deli teyze bahçedeki koltuğumda sızıp kalmıştı.bugünkü işim onu yıkamak güzelce makyajını tazelemek olucaktı. gerçi yanımda hiç makyaj malzemesi yoktu.olsundu bulunurdu elbet.teyzeyi uyandırıp evine götürdüm. benimki kadar büyükce bir evi vardı. aman tanrım duvarlar fotoğraflarla doluydu. rakı masalarında, elinde bir mikrofonla, şık giyimi modern duruşuyla deli teyze. bu evin her deliğinden hikayeler fışkırıyordu sanki, hepsini ayrı ayrı görebiliyor, duyabiliyordum. içerideki rutubet kokusu, beni babannemin evine götürdü.taaa 7-8 yaşıma. orayı bir güzel talan eder, her nesneyi hikayemin parçası sayardım. eşya hatıra demekti gençlik günlerime kadar. bana alınan herşeyi, gittiğim sinemaların biletlerine kadar saklar,annemin "odanın hali ne" sorusunun cevapsızı olurdum. şimdiyse eşya yük demek. gittiğim yere benimle gelmiceklerdi sonuçta. deli teyzeyi, kazanı yaktıktan sonra yıkadım. biraz mızmızlandı sonra rahatladıkça sustu. saçlarını taradım çok sağlıklıydı saçları. kuruttuktan sonra pencereleri açtım ve evi havalandırdım.deli teyzeme bir güzel makyaj yaptıktan sonra temiz temiz giydirdim. çok hoşuna gitti. gözlerimin içine içine bakıp "sen nereden geldin be kız. su gibi geldin bana" dedi. sanırım iyi gelmişti burda olmam.herkesin, bir yaştan sonra mutlaka birilerine ihtiyacı oluyordu herhalde.ona yardım ettiğim için huzur duymuştum.yine de acıma hissi keskindi.belki de güçlü duruşumun bozulacağından korktuğum için ben de hastalığımı kimseyle paylaşmak istemiyordum.gerçi hasta olduğumu bilmedikleri halde, çoğu insana göre acınacak çok şeyim vardı. bir kere 41 yaşındaydım ve hala kendime bir eş bulamamış, bir çocuk yapamamıştım. bu acınılası bir durumdu.hatta benim için bile öyle kimi zaman. yani aşkla bağlı olduğum bir eşim olsun isterdim elbet. aslında aday adayı olanlar vardı.çıkmıştım bir kaç adamla. dışımdaki duvarı kırabilecek kadar güçlü ve sabırlı olamadıkları için, adaylığa terfi edemeden kovdum onları hayatımdan. ben kendime bir oyun arkadaşı arıyordum. dünyayı birlikte tiye almak, kural ihlali yapmak, diğer koyun çiftlerden olmamaktı istediğim. bir yerlerde boy göstermek de (çoluğunu çocuğunu tüm meziyetlerini göstermek için toplanılmış misafirlikler) hiç bana göre değildi. fantastik bir kocaya ihtiyacım vardı sanırım. kendimle dalga geçer oldum.ama aşk benim için koklaşmaca,kaçmaca,kovalamaca üçlüsünden herhangi biri bile değildi. 41 yaşındaydım ve hala, ilişkileri hayvan belgeselleri seyrediyormuşum gibi gözlemliyordum.
deli teyzemin ellerinden öptükten sonra, üstüme sinen geçmiş zaman kokusuyla eve döndüm. evin su sorununu çözmem gerekiyordu. önce bunu çözecek bir usta bulmalıydım.çarşıya çıktım.sucu nihat diye bir adammış ustamız. ancak fazla iş güç olmuyor diye kahvede oyuna sarmış. sanırım bir süre daha bir yudum suyla duş alıcaktım. eve geri dönerken telefonum çaldı. aliydi arayan. bildiği çok güzel bir mekan varmış. ona eşlik edebilir miymişim? görmemi çok istermiş. hayır demeyi öğrenmeliydim. ölene kadar da öğrenmem gereken çok şey vardı. ancak Alinin bu nazik davetlerini kabul etmemek için ona zerre kadar hissiz olmak gerekirdi. "evde yapılacak işlerim var" dedim. su sorununu çözmek için çarşıya çıktığımı, ancak eve dönmekte olduğumu da belirttim. "hemen geri dön, bir de ben bakayım suya, büyük bir sorun olduğunu sanmam" dedi. çaresiz geri döndüm, onu aldım. eve gittiğimizde alet çantasını tutuşturdum eline.ben de mutfağıma çekildim.radyoyo açtım ve yiyecek birşeyler çıkarmaya başladım. su sorunumu çözebileceğinden ümitsizdim. yarım saat sonra yanıma geldi o ukala gülüşüyle birlikte. "eskisine göre biraz daha iyi" dedi. gidip kontrol ettim hemen sahiden de çok daha iyiydi. bu yeterdi bana. "ben sözümü tuttum sıra sende, hadi hazırlan seni harika bir yere götürücem" dedi. çok ağır bir tavırla, pes etmiş gibi yaptıysam da aslında çocuk gibi sevinmiş ve sevilmeyi özlemiştim. dolabımı açtım. tabiki çiçekli eteklerimin ve atletlerimin dışında hiç bir şey yoktu. gülerek yanına gittim. yanıma çiçekli eteklerimden başka hiç birşey almadığımı, götüreceği yere uygun olup olmadığını sordum. pis pis güldükten sonra, "giyeceğin şeyin hiç önemi yok,inan" dedi. şaşırmış bir şekilde bi eteklik giydim.üzerine siyah atletimi giyerken, güneşte yanmış omuzlarım sızladı. bir hırka aldım üzerime. saçlarıma apar topar şekil verdikten sonra "hazırım" dedim. arabamla çıktık yola. güneş batmıştı. cırcır böceklerinin sadece yalnızlara öttüğü bir yaz gecesiydi. hava, yaz çiçeklerinin kokusunu taşıyordu kucağında. sanırım bir köye doğru ilerliyorduk. evlerin küçük görünmeye başladığı kadar yüksekteydik." tamam dur" dedi. aniden frene bastım. bir ev vardı bahçe içinde. bahçeden bir köpek hızla üzerimize koşuyordu. Alinin bacaklarına sarıldı. havlamaya başladı. sonra yere yatıp yuvarlandı birkaç kez. çok tatlı bi köpekti. bana da kendini sevdirdikten sonra kulübesine geri döndü. " senin evine mi gelicektik, söyleseydin ya" dedim. "hayır, bi kaç parça eşya alıp, gidicez" . evinin salonunda oturup, eşyaları süzdüm. gözucuyla fotoğraflara baktım. herşey çok büyük bir zevkle döşenmişti. herşeyden önce bu kadar yüksek bir yerde oturuyor olması bile onun zevkli ve tercihlerini bilen bir insan olduğunu gösteriyordu benim nazarımda. bikaç dakika sonra elinde bi sepetle geldi. "akşam pikniği yapıcaz" dedi. hay hay...
evden çıktıktan sonra yolumuz fazla sürmedi.
çam ağaçlarının altında bir yer hazırladı. sepetinden 2 kadeh ve bir karadut şarabı çıkardı. bir kaç peynir çeşidi vardı yanında. bir ağacın dalına fener astı. herşey ancak rüyalarda olabilecek kadar güzeldi. yanımda yıllardan sonra çok hoş bir adam, içimde yıllar sonra omuzlarından yükünü indirmiş bir kadın. denizin üstünde ay birikintisi. ve tüm bu düşüncelerin arasından sızan kokusu..yaz kokusundan güzel..sırtımızı ağaca yasladık ve kadehlerimizi bu güzel mekan için buluşturduk. yüzüne fenerin ışığı vurduğunda, gözleri yemyeşil bana bakıyordu. kimbilir neler geçiyordu aklından. birbirimizin tattığı en tatlı, en yumuşak şaraplar olucak mıydık gecenin sonunda? bunu düşündüğüme inanamadım. eylem geldi aklıma. buradaki tek arkadaşım. sadece tanrının biliyor olduğu bir sırrı paylaşmıştım onunla. şimdiyse Aliyi paylaşıyormuşum gibi geldi. gece biraz gergin geçiyordu. Ali yeni yeni sohbetletler açıyor, beni konuşturmaya, kendine alışırmaya çalışıyordu.
alışırsam;
yanardık.

şarabın ilerleyen saatlerinde kıvamımı bulmuştum sanırım. en son, şarkılar söyledik. uzanmıştık. ben başımı karnına yaslamış, bir bulutun tepesindeymiş hissiyatıyla başbaşaydım. arada saçlarımı okşuyordu. bu doğal hallerimin, bu ani gelişimin sebebini sorguluyordu. fastfood cevaplar veriyordum. en hızlı aklıma gelen ve bir daha hatırlamayacak olduğum cevaplar..
söylediğimiz bir şarkıda dans ederken buldum bi an bizi. sanki dışardan bakıyordum bize. uyumumuzu görüyor, sana aşığım diyor, yüzüne dokunuyordum. kendime dokunuyordum uzaktan. titrediğimi hissediyor, soğuktan mı, hissettiklerimden mi ayırt edemiyordum. elleri belimdeydi bir ürperti gibiydi aramızda gezinen şey..aslına bakarsanız çok güzel bir geceydi. ölmeden önce yapılması gereken şeylerden biri de gençler gibi aşık olup, yetişkinler gibi sevişmekti..düşüncelerim beni utandırıyordu. dudakları kulağımda bir şarkı fısıldıyor, elleri bir piyanoya dokunur gibi belimde dans ediyordu. an dediğin böyle yaşanmalıydı. ay tepemizde bizi izliyordu. ne yaşıyorsak denize anlatıyordu.
çok üşümüştüm. evine gittik, çünkü bu kadar alkolle eve kadar gidemezdim arabamla. salondaki koltukta uyukluyordum. müzik sesi duydum. mutluydum. "burda uyuma" dedi. "ya nerde uyuyayım" dememe kalmadan kucağına aldı. aldırış etmedim. çatı katına çıktık. odası buradaydı. yatağına yatırdı.ayakkabılarımı çıkardı. üstüme bir pike örttükten sonra yatağın yanında kızlarının fotoğrafını gördüm. " ama Eylem" dedim. bu konuları kendi aralarında hallettiklerini, aşklarının da sevgilerinin de bittiğini, uzun bir süredir de tek aşklarının Su olduğunu söyledi.
biraz daha rahatlamıştım.yanıma uzanmıştı.kendimi yine onun kollarında hapsolmuş bulmak bir yenilgi gibiydi benim için. savaş veriyordum teniyle. galibin Ali olmasına alıştığım savaş..
vücut, Ali tarafından yakılmış bir şehir gibiydi. kalenin nasıl aşılacağını biliyordu her seferinde.
ruh, bu vücutta tutsak kalmış gibi, Alinin kaleden geçtiğini anladığı anda, ona koşmaya başlamıştı bile.
...
yanıyorduk.



arkası yarın